12 Aralık 2015 Cumartesi

Be hey bre!..

Ankara'ya yolum düştüğünde geçenlerde, pek binmem ama taksiye binesim tuttu. Şoför, kontağı açıp vitese takacağına, uzandı, torpido gözünden cep telefonunu aldı; sonra siperliği indirip arkasından bir batarya çıkardı. Biraz yana kaykılıp arka cebinden cüzdanını çekti ve içinden sim kartını çıkardı. Hepsini yan koltuğa yan yana dizidi. 
Bekliyorum... 
Telefonun arka kapağını açtı, sim kartını ve bataryayı takıp kapağı kapattı; telefonu açıp pin numarasını girdi ve telefon açılınca bir numara tuşladı. 
"Park yaz." 
Sonra, telefonu kapatıp, aynı işlemleri tersine yaptı. Telefonu, bataryayı, sim kartını yerli yerine yerleştirdikten sonra sağa, sola bir göz atıp kontağı açtı. 
Dikiz aynasına baktığında, yüzümdeki soran ifadeye ilaveten "Ne iş?" kabilinden göz kırptığımı görünce açıklama ihtiyacı duydu: 
"Abi, telefonları dinliyorlarmış." 
İşte hayranım buna: sıradan insanımızın kendine olan bu güvenine, kendini yüceltmesine. Sanırsın ki taksi şoförü değil, milli istihbaratın başı tebdili kıyafet... 
Gerçi, olmaz değil; iki gün sonra Sakarya'da ayakkabımı boyatırken baktım ki boyacı ayakkabımdan ziyade gelen geçene bakıyor; neredeyse pantolonun paçasını boyayacak. "Önüne baksana," diye çıkıştığımda, "Abi, ben polisim, etrafa mukayyet olmam gerek," demez mi? 

Biz de pek farklı değiliz Kayran'da. Kendimize güvenimiz zirvededir. Hemen her konuda ahkam keser, fikir üretir, görüş bildiririz. Güncel konumuz ise Rusya ile yaşadığımız gerginlik. Karadeniz kıyısındayız ya, sanırsın ki Ruslar buradan saldıracak. Kayran'ı ele geçirdiler mi ver elini Antalya... O yüzden bizim direnişimiz memleket için çok önemli; ancak, birtakım meselelerimiz de yok değil. Sığınak olsa yığınak yapacağız ama hem sığınak yok, hem de yığacak bir şey bulmakta zorlanıyoruz. Eskiden bu iş kolaydı, hemen her devlet dairesinde, muhtarlıkta, kahvede resimli afişler bulunur, atom savaşı çıkması ihtimaline karşı millet eğitilir, her daim tetikte tutulurdu. Sığınak nasıl kurulur, yığınak nasıl yapılır öğretilir; radyoaktif serpinti, kimyasal veya biyolojik ajanlara karşı ne şekilde tedbir alınması, maruz kalındığı takdirde nasıl davranılması gerektiği açık seçik anlatılırdı. Hemen her yerde hani o spor müsabakalarındaki madalya kürsüsü gibi üç basamaklı sehpa kurulur, her basamağına birer kırmızı kova konur, arkasına çapraz nizamda kazma, kürek, balta ve kancalı kargı asılır, kırmızı boyayla YANGIN yazılırdı duvara. Kırmızı kovalara kimi kum, kimi su konurdu ama ortalık kirleniyor diye sonraları hepsi boşaltıldı. Şimdilerde ara ki bulasın bu tedbirleri; savunmasız kalmışız, hepten.  

Neyse ki insanımın özgüveni, özgörüsü, özduyusu, özsezgisi, özbilisi, özbecerisi her zaman, her yerde, her derde çare... İşte bu rahatlatıyor beni. Bu hususta içim rahat olmuştur, hep. Başka milletlerde bir tane başbakan veya başkan varken bizim memlekette yetmiş sekiz milyon, Kayran'da ise nereden baksan yüz elli tane var. Yalnız başbakan veya başkan mı?.. Sivil savunma şefi, itfaiye çavuşu, emniyet amiri, karayolu mühendisi, kardiyolog, psikolog ama hepsi vantrilog... Uzman bolluğu, sorunları çözmede elbette işe yarar ama münazara, münakaşa ve müzakere adabı olmadığından çoğu zaman çok sayıda uzman telef olur. Bu yüzden, münakaşaları modere etme işini üstlendim ki Ruslar olur ya gelirlerse mücadele edecek birkaç kişi çıkarabilelim karşılarına. 

Eskiye özenip teneke kova aradık ama bulamadık; piyasadan kalkmış. Evlerden plastik kova, leğen getirttim. Tembih ettim, kırmızı olsun diye ama bir iki tanesi turuncu, mor çıktı. Olsun, idare eder... Kovaları muhtarlığın duvarının dibine dizdik; kiminin içine kum, kimine su doldurduk. Kazma, kürek, balta, kanca uçlu kargı bulamadığımız için tırmık ve tırpan astık duvara. Orakla çekici uygun bulmadım, sahiplerine iade ettim. Bakkalın üniversiteye giden yeğeninin eline bir kutu kırmızı boya ile bir fırça tutuşturdum, YANGIN yazsın diye duvara. Ne de olsa üniversite talebesi; biraz burun kıvırdı bu iş bölümüne. Asıl sebebimin uzun boyu olduğunu söylemedim, tabii. Muhtar, binasını düşmana hedef gösteriyoruz diye biraz mırın kırın etti ama vatan meselesi diye fazla uzatmadı. Muhtarı ikna ettikten sonra baktım ki bizim genç I'yı atlamış; üstünde durmadım, üniversitelerimizin hali malum. 

Sonra hepimiz kahveye doluştuk, başladık tartışmaya, ne yapacağız, nasıl yapacağız diye. Öğretmen, herkesin yanında gaz maskesi bulundurmasını önerdi. İyi, hoş da köyün bakkalında bulunmaz ki gaz maskesi; gidip şehirden, olmadı ta Ankara'dan getirmek gerekiyor. "Sakın ha!" dedim, "Gaz maskesi bulundurmak yasak. Polis, üzerinizde veya çantanızda bulursa sizi içeri atar." Maskeden vaz geçtik; ağzımızı, burnumuzu elimizle kapatmaya karar verdik. 

Konu kimyasaldan açılmışken, üniversitede Gezi eylemine öylesine, yandan katılmış -hani I'yı atlayan- bizim genç, "Aman dikkat! Turuncu renkli gaz görürseniz hemen kaçın," diye kalktı ayağa. "Ona, eycınt orınc derler, dünyanın en zehirli gazıdır." İçimden la havle çekip, "Delikanlı, o senin dediğin Agent Orange kimyasalının sadece kutusunun etiketi turuncu renklidir, kendisi beyazdır, gazını ise göremezsin bile. Ayrıca, zehirli gaz filan değil, tarım ilacıdır. Milleti gaza getirme; otur, oturduğun yerde. Bırak gazı, mazı, önce yazı yazmayı öğren, yazı." Böyle dedim ama kendim gaza gelip biraz korku salayım istedim içlerineÇocukluğumda gördüğüm milli güvenlik derslerinden kalmış aklımda, "Taze kesilmiş çimen kokusu alırsanız, düşman hardal gazı atmış demektir; hemen tedbir alın, yoksa birkaç dakikaya kalmaz ölürsünüz," dedim ama muhtar, "Beyim, burada her yer taze çayır çimen, nasıl anlayacağız?" deyince yerden göğe hak verdim ve dahi mahcup oldum. Sonuç olarak, hep birlikte mutabık kaldık ki gaz maskesi de elle ağız burun kapama da, hepsi hikâye. Ecel gelmişse cihane, hardal gazı bahane... 

Ortalık biraz sakinleşince kahveci yeni demlediği çaydan dağıttı hepimize. Henüz bir yudum almıştım ki avcı Mustafa arkalardan bağırdı, "Ben olsaydım indirirdim o hergeleyi!.." Ne oldu, kimi, niye indiriyorsun derken anladık ki Boğaz'dan geçen gemideki omuzdan atılan roketli adamı kastediyormuş. "Yok muydu Boğaz kıyılarındaki ormanlarda bir avcı? Ne yani; diyemedi mi kurda, kuşa nişan almıştım, ayağım kaydı, yanlışlıkla vurdum diye? Dinime, kitabıma bizim kıyıdan geçsin, indiririm alimallah!.." Bir yarım saat de onu sakinleştirmek için uğraştık. 

Bu münazara, münakaşa ve müzakerelerden çıkan en önemli sonuç, batı dünyasının aymazlığının hatırlatılması bildirisi oldu. Tabii, bildiri mi yoksa bildirge mi diyelim diye yarım saat, batı dünyasına mı yoksa tüm uluslararası topluma mı hitap edelim diye bir saat daha tartıştıktan sonra, nihayetinde, uluslararası topluma hitaben bir bildiri kaleme alındı: 
"Be hey bre aymazlar!..  Siz ki otuz altı sene önce aynı Ruslar, aynı bahanenin ardına sığınıp, "Davet aldık," diyerek Afganistan'ı işgal ettiklerinde, hep beraber ayağa kalkıp karşı durmuştunuz. Hepimiz, hep birlikte karşı durmuş, hatta olimpiyatlara sporcu göndermeyi dahi reddetmiştik. Peki, şimdi ne değişti ki yine aynı palavra bahanenin ardına sığınarak Suriye'yi işgal hazırlığı yaptıklarında ses çıkarmıyor, hatta destek bile çıkıyorsunuz? Yazıklar olsun hepinize!.." 
Hepimiz imzaladık. 

Bildiriyi kaleme aldık, imzaladık ama hâlâ münakaşaya devam ediyoruz. Ayrı ayrı her devletin başkanı veya cumhurbaşkanı veya kralı veya kraliçesi veya emiri, şeyhi, şahı veya her kimse, ona mı gönderelim, yoksa sadece Birleşmiş Milletler'e mi? Herkese göndermeye kalksak o kadar kopya çıkarıp postalamaya paramız yetmeyecek. Tek nüsha Birleşmiş Milletler'e göndersek hiçbir işe yaramayacak, bu pısırık teşkilattan iş çıkmayacak. Sonunda, ayrı ayrı, her devletin başına göndermeye karar verdik. Şimdi de adi postayla mı gönderelim, yoksa taahhütlü mü diye tartışıyoruz. Ardından, masrafı karşılamak için yastık altı altınları mı çıkaralım, yoksa seneye hasatı mı bekleyelim?.. onu yatıracağız masaya.  Sonra, ... 

Sevgiler, 


Ruşen

24 Kasım 2015 Salı

Yanılmışım

Geçen günkü "Coğrafya" başlıklı yazımda düşünce kurgularında coğrafyayı ihmal eden birtakım zevatın Türkiye'yi sanki Belçika'nın yanı başındaymış gibi gördüğünü söylerken ne çok yanılmışım meğer. O zevat hakkında değil, Belçika hakkında.  

Hani, paranoya üstüne distopik bir film çekilse bu kadar olur. Devlet yönetmen; polisler, askerler artist, halk figüran...  Dekor müthiş; son model zırhlı araçlar, en modern silahlar, çelik yelek, yana kayık bere; kiminin yüzünde kar maskesi, kiminin belinde el bombası..  Hepsi muazzam uyum içerisinde.  Artist polisler, askerler; öndeki bacak hafif kıvrık, arkadaki her an yaylanacakmışcasına gergin, ellerindeki devasa silahları lüks arabadan indirdikleri insanlara doğrultmuş, kimlik tespiti yapıyorlar.  Figüran halk gayet uyumlu elleri ensede birleşik arabadan inip duvarın dibine yanaşıyor.  Arabadan inen her kişiye en az iki tüfek, iki tabanca doğrultulmuş, tam da göğsüne; eller tetikte, boşluğu alınmış... Uyumsuz bir çocuk çiğnediği sakızı balon yapıp patlatsa, maazallah, kan gövdeyi götürür.  Ama dedim ya, herkes gayet uyumlu.  Mahalle bakkalı sakız bile satmıyor.  

En uyumlusu ise seyirci; bizim medya erbabı.  Ana akanı, yandan çakanı, ters bakanı...  Hepsinde bir telaş, heyecan...  Efendim halk çok uyumluymuş; bırak mitingi, üç kişi kolkola dahi gezmiyormuş yolda.  Sosyal medyada kimse haber geçmemiş, herkes kedi resimleri paylaşmış, yerel gazete ve televizyonlar -yine uyum içerisinde- haber yapmamış.  Her şeye rağmen güvenlikle özgürlük arasındaki hassas denge gözetiliyormuş mış miş...  Aman ne güzel!..  

Peki, bizim polisimizle derdiniz neydi?  Sırtında POLİS yazdığı için mi?  POLICE yazsaydı veya POLITI veya POLITIE veya POLIZEI veya POLIZIA?..  Harflerin dizilişi miydi rahatsız eden sizi?  


Ruşen


20 Kasım 2015 Cuma

Bantlar

Kasım akşamları Kayran'da hava serin olur. Her ne kadar hoşlanmasam da, tek tük evlerin ışıklarının parıldadığı koyu yeşil yamaca değil de duvara yüksekçe monte edilmiş derme çatma demir çerçevenin üzerinde eğreti duran altmış sekiz ekran tüplü televizyona karşı içmek zorunda kalırım çayımı. Paraya kıyıp, düz ekran, daha büyük bir televizyon alıp getireyim, karşılığında bir yıl bedava çay içeyim dedim; reddetti kahveci. Uyanık... Damadın askere gitmesini bekliyor; kızı onlara taşınınca düğün hediyesi televizyonu kahveye getirecek. 

Halihazırdaki televizyonun soluk renkli ekranı şarkı veya tartışma programlarını izlerken pek sorun olmuyor. Nasıl olsa sesi duyuyorum ya... İdare ediyor. Ama yeni moda yayıncılık icadı yazıları okurken zorlanıyorum. Yeni moda, yeni icat çıkarmışlar: televizyonun üstten dörtte üçü görüntü için ayrılmış; şarkıcı, tartışmacı veya spiker orada yer alıyor. Onun altında bir sabit yazı bandı var. Salağız ya, gördüğümüzü, duyduğumuzu anlayamıyoruz diye bir de yazıyla çakıyorlar kafamıza. En altta ise çok ince bir bant daha var.  Bu bantta sağdan sola hızla akan yazıyı oku, okuyabilirsen. 

Niye böyle diye uzun zamandır kafa yoruyordum; sonunda karar verdim ki zaten sular seller gibi okuyan ahali daha hızlı okumayı öğrensin diye Milli Eğitim'in hazırladığı bir temrin olsa gerek. Yanılmışım; meğerse televizyon erbabının haberleri önceliklendirmek için kullandıkları bir yöntemmiş. Şöyle: diyelim ki Yola'da teröristler katliam yapmış, otuz iki kişiyi öldürmüşken Beyrut'taki terörist saldırıda kırk üç kişi hayatını kaybetmiş olsun. Televizyonumuzda Yola haberi en alttaki ince bantta sağdan sola doğru hızla akarken Beyrut haberi ortadaki bantta sabit yerini alır. Bu esnada yukarıdaki ekranda eğlence programı varsa eğlence, tartışma programında tartışma, yarışma programında yarışma devam etmektedir. 

Akşam geç saatte, yarışma programının en fazla kazandıran sorusu sorulmadan hemen önce, eğlence programı tam kreşendosundayken, tartışma programının en ateşli anında Paris'te bir terör eylemi gerçekleştirilmiş, ilk belirlemelere göre on sekiz kişi hayatını kaybetmiş. Bu haberi vermek için yarışma veya eğlence veya tartışma programı hemen sonlandırılır; ekranın üst tarafındaki büyük görüntü değişir. Haber spikeri heyecanla kameranın karşısında yerini alır ve yüzünde üzgün ifadeyle okur haberi. 

Ekranın dörtte üçünde Paris, alttaki bantta Beyrut, en altta ise Yola -ki adı bile geçmez, sadece Nijerya denir... 

Batı'ya sitem ediyoruz, çifte standart uyguluyorlar diye. 
Peki, Nijeryalı bize sitem ettiğinde ne diyeceğiz?.. 


Ruşen


18 Kasım 2015 Çarşamba

Coğrafya

Televizyonda ahkâm kesen o kanaat önderleri, fikir adamları, yazar çizer takımı ve sair zevatı bizim köyün kahvesine davet etsem, hiçbiri -yeminle- ikinci cümleyi kuramaz; çünkü daha birinci cümlede alır cevabı, "De get lan!" 

Kayran köy kahvesindeki tartışmalar televizyondakilere nazaran çok daha sağlam mantık çerçevesinde yapılır. Dahası, herkes söyleyeceğini tartarak konuşur; bilir ki saçmalamaya başladığında yanındaki veya arkasındaki hemen elini omuzuna koyar; o da o an susar. Ama televizyonda öyle mi. Moderatör denen çelimsiz adam veya kibar hanım elle müdahale etmeye çekinir. Bırak müdahaleyi; aksine, gözünü daha da açıp kirpiklerini kırpıştırarak, yüzünde fazladan bir merak ifadesiyle kulak verir saçmalayana. Saçmalayan da bundan cesaretle daha da saçmalar da saçmalar. Saçmalar, çünkü söyledikleri havada kalır, ayakları yere değmez. 

Televizyonda tartışanların ayakları yere değmez; tartışırken de, yaşarken de... Apartman dairelerinde, rezidanslarda, ofislerde, plazalarda yaşar; arabayla, asansörle gelip giderler, uzak yerlere ise uçakla... Yerle temasları kesiktir, yeri hissetmezler. Yaşarken yere sağlam basmadıkları için tartışırkenki kurguları da sağlam olmaz. Köy kahvesindeki ferasetin sırrı köylü kısmının ayağının yere değmesindedir. Yaşarken ayağı yere değdiğinden, tartışırken de ayağı yere basar. Her daim yerle temas halindedir. Yerle bu denli yakın ilişki içerisinde olması, mekân bilincinin gelişmesine sebep olur. 

Halbuki televizyondakilerde mekân bilinci neredeyse yok denecek kadar azdır. Tartışmalarının mantığını kurgularken mekânı, yani coğrafyayı, genellikle es geçerler. Bu yüzden tartışmadaki tezleri daha ikinci cümlede yerle yeksan olur; ondan sonra ne yapacaklarını, nasıl toparlayacaklarını bilmez halde saçmalar dururlar. 

Televizyondakilerdeki bu mekân bilinci yokluğu onları coğrafyadan uzaklaştırır; hatta tamamen ihmal ederler coğrafyayı. Tartışmayı çoğu zaman sosyal düzeyde başlatıp sosyal düzeyde sürdürür ve sosyal düzeyde sonlandırıp sosyal sonuçlara varırlar. Sosyal katman onlar için genellikle ilk akla gelen, ilk eşelenendir. 

Ne var ki sosyal olguların çoğu tarihten süzülerek oluşmuştur. Sosyal katmanın altında tarih katmanı yer alır. Biraz daha derine inebilenler, sosyal katmanın altında yatan tarih katmanını da dahil ederler tartışmanın kurgusuna. İzleyici, bu tartışmacılara biraz daha saygıyla bakar. Artık, tarihle ilgilenen kişileri ister istemez yaşlı olarak mı değerlendirir, yoksa orta okuldaki tarih hocası mı aklına gelir, bilemem ama tartışmada tarih katmanına inenler, sosyal katmanda kalanlara nazaran daha bir hüsnükabul bulur seyirci nezdinde. 

Halbuki, tartışmayı gerek sosyal katmanda sürdürenler, gerekse tarih katmanına inenler şu hususu göz ardı etmektedirler: sosyal katman ve altındaki tarih katmanı, her ikisi de en alttaki coğrafya katmanının üzerinde yer alırlar. Coğrafyayı ihmal ederek, sadece tarih veya sosyal olgular üzerine tartışmayı kurgulamak doğru olmaz. Ayağı yere basmayan bir kurgu olur ki bunu da her daim ayağı yere basan köylü kısmı hemen fark eder; fark etmese de hisseder ve kapatır televizyonu. 

Bu sebeple, Türkiye ülkesi ve halkı üzerine hemen her konuda ahkâm kesenlere tavsiyem: sanki Belçika'nın yanında konuşlanmışızcasına konuşmayın. Önünüzde daima küçük bir dünya haritası bulundurun, konuşurken göz ucuyla bakın. Tabii, en iyisi, bu haritanın zihninizde olmasıKonu her ne olursa; ister trafikteki davranış, ister sağlık sorunlarına bakış, ister ister ticari ahlak, ister eğitim sistemi, ister siyaset, ister şehir planlama, ister evdeki düzen, her neyse... 


Sevgiler, 


Ruşen


16 Kasım 2015 Pazartesi

Kötülüğün Sakınımı Kanunu

Bu denli huzurlu olmasının sebebi Kayran'ın ücra olmasıdır ve de küçük... Ulaşmak için epey yol katedersiniz ve bir bakarsınız ki fark etmeden geçivermişsiniz. Ancak, küçük ve ücra olması sakinlerini memleketten, dünyadan bihaber yapmaz. Haberdarız.  

Haberdar olduğumuz kadar alakalıyız da. Münazara eder, fikir üretir, çözüm arar, çoğu zaman buluruz. Mesele o ki vardığımız sonucu, bulduğumuz çözümü ilgilisine ulaştıramayız. Dedim ya, ücradayız.  

Kahvede bu akşamki münazara konusu Ortadoğu'da süregelen ve süregiden vahşet idi.  Herkes fikrini söyledi, serbestçe. Ben sustum. Nedense içimden gelmedi konuşmak; doğrusu, söylemeye değer bir fikir de gelmedi aklıma. Yatsı okunup cami cemaati kahveden ayrıldıktan sonra ben de çayımı bitirip çıktım.  

Çoğu kez yaptığım gibi, sahilden yürüdüm eve. Aysız gökte kırpışan yıldızların ışığı hafifçe aydınlatıyordu çakılları. Siyah denizin sahille birleştiği çizgide oluşan ince beyaz köpük de yardımcı oluyordu yolumu görmeme.

Tertemiz sahilde, karayla deniz arasında kararsız, ardındaki dalgaların ısrarına karşı koyamayan bir şişe, çakılların üzerinde bir ileri bir geri yuvarlanıyordu, hafifçe. Umursamadan geçerdim ama şişenin içinden gelen soğuk ışık dikkatimi çekti. Bakmak için eğilirken binbir düşünce geçti aklımdan. Umutlandım; mesela bu bir sihirli şişe, içinde parıldayan da serbest bırakırsam bana her şeyi verebilecek bir cin olsa... Değilmiş. O parıltı, şişenin içine giren ve sonra çıkamayan bir yumuşakçadan yansıyan ışıktan başka bir şey değilmiş. Tamam, cin olmasa da, yine de çıkardım onu şişeden, denize attım.  

-- - --

Sabah, daha vücut saatim uyarmadan, elimde hissettiğim acıyla uyandım. Hayata döndürmek için elimle şişeden çıkarıp denize attığım o küçük, sümüksü, iğrenç yaratık meğerse zehirliymiş. Onu hayata döndürmüş olmam hiç umurunda olmamış; tabiatı gereği zehirlemiş beni. Biraz buz, antihistaminik ve demli çaydan sonra daha iyi hissettim kendimi. Ve düşündüm...  

Hemen hepimiz biliriz, Maddenin Sakınımı Kanunu veya Enerjinin Sakınımı Kanunu gibi fiziğin temel kanunlarını. Bazılarımız madde ile enerji arasındaki ilişkiyi ve dönüşümü tanımlayan kanun ve kuramları da biliyordur belki. Bu sabah düşündüm ki bir de Kötülüğün Sakınımı Kanunu var olmalı. (İng. The Law of Conservation of Evil)  Şöyle ki: belli miktar kötülük var evrende; vardan yok edilemez. (yoktan var edilemez de diyebiliriz.) Yer değiştirebilir, şekil değiştirebilir ama yok olmaz, kesinlikle

Benim bu sabah farkına vardığım evrensel kötülüğün sakınımı kanununu bir takım aklı evveller çok önceleri bulmuş olmalı. Kötülüğün yok edilemeyeceğini anladıklarında şu gerçeği gördüler: Kötülük, dünyanın her yerinde -ve tabii kendi ülkelerinde de- var olacak, öyle veya böyle. Kötülük yok edilemeyeceğine göre mesele şu: ya bir yerlerde -muhtemelen yakınlarında- herkese zarar verebilecek şekilde bulunacak, ya da kontrollü bir şekilde belirli bir bölgeye hapsolunacak. Tabii ki kendi menfaatleri doğrultusunda ikincisini seçtiler ve bunu gerçekleştirmek için zaman içerisinde bir dolu adımlar attılar. Kötülüğü lokalize ettiler, belirli bölgelere hapsettiler; tıpkı, cinin şişeye hapsedildiği gibi.  

Ortadoğu, kötülüğün hapsedildiği birkaç bölgeden biri. Önemli olan, kötülük cininin şişede kalması, dışarı çıkamaması, başka yerlere yayılmaması. Bu açıdan bakıldığında bölgedeki kötülüğün bir tezahürü olan şiddetin, savaşın ve terörün bitmesini ummak, imkânsız bir hayalden öteye gidemez. Terörü bitireceklerini söyleyen Batılı ülkelere inanmak ise ancak safdillik olabilir. Kötülüğün Sakınımı Kanunu gereği yok olmayacağını, yok edemeyeceklerini bildikleri kötülüğün pratikteki tezahürü olan terörü bitiremeyeceklerini çok iyi biliyorlar. Sebebi, mantığı, tarihi ve sosyal altyapısı, şekli, yöntemi hiç önemli değil. Analiz etmek, yorumlamak, sebep aramak, anlamaya çalışmak nafile. Batı için önemli olan terörü kendilerinden uzakta, belirli bir bölgeye yönlendirmek, orada tutmak ve oradan çıkmaması için gerektiğinde orada beslemek olmalı. Ve işte tam da bunu yapıyorlar.  

Peki, Türkiye'nin rolü ne burada? O, şişe... Dolayısıyla, Türkiye'nin zarar görmesini istemezler, çünkü ihtiyaçları var şişeye. Kırılırsa cin onlara yayılacak. Evrende her daim var olduğunu ve asla yok edilemeyeceğini bildikleri kötülüğü hapsettikleri bölge ile aralarında bir şişenin cidarına, kendilerini koruyacak Türkiye'ye ihtiyaçları var. Kötülük cininin, terörün Türkiye'yi de kaplamasını istemezler çünkü o zaman onları koruyacak bir şey kalmayacak arada. Ancak, Türkiye'nin kendilerinden olmasını da istemeyecek, içlerine almayacaklar, çünkü -yine- şişe lazım onlara. 

Terör nasıl sona erer, bitirmek için ne yapmalıyız diye kafa yoranlara ve bizi oyalayanlara lafım: terör bitmez, bitmeyecek. Yapılabilecek yegâne şey araya mesafe koymak. Bunun için ya kendiniz uzaklaşacaksınız ki coğrafya buna müsaade etmez, ya da -başkalarının yaptığı gibi- onu uzakta bir yere lokalize edeceksiniz. Gerisi lafügüzaf... 

Türkiye için akıllıca olan, kendisi ile kötülük cini arasına bir başka şişe koyması. Bunu yapmadığı sürece başkaları için şişe olmaya devam edecektir. Ha, bunun faydası yok mu? Tabii ki var. Kırılmaması için herkes özen gösterir ama bizim de karar vermemiz, tercihte bulunmamız lazım: herkesin özenle tuttuğu bir şişe mi olacağız, yoksa şişe tutanlardan biri mi olacağız? 

Peki ya cin?.. O hep var olacak. Kimse kendini kandırmasın; kimse safiyane hayallere dalıp şişeyi düşürmesin elinden. 


Sevgiler, 


Ruşen


15 Kasım 2015 Pazar

Güneşle başla

Hayli karamsar bir tonda kaleme aldığı Vahiy yorumunu şaşılası aydınlık bir tonda sonlandırır D.H. Lawrenceumut vaat eder adeta. 

Şöyle ki: 
Hz. İsa, "Sezar'ın hakkını Sezar'a, Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya verin," derken, gerektiğinde kendini dünyevi otoriteye teslim etmesini telkin eder bireye. "Komşunu kendin gibi sev," derken de yine birey olmayı terk etmesini telkin etmektedir bireye. 
Nihayetinde; 
- Hiçbir insan saf birey değildir; kollektif bilincin parçasıdır. 
- İnsan, birey olmayı özleyebilir ama devlet veya ulusun parçası olduğu sürece dünyevi gücün parçası olmak zorundadır. 
- Devlet, kollektif özden oluşur. 
- Devlet, güçtür; başka türlü olamaz. Sınırlarını ve refahını -dolayısıyla iktidarını- korumak zorundadır; bunda başarısız olursa bireysel yurttaşlarına ihanet etmiş olur. 
- Bir yurttaş, birey olarak gerçek tatmini kollektif güç duyusunun tatmininde bulur. Ülkesi eğer gücün ve ihtişamın zirvelerine tırmanıyorsa kendini doygun hissetmenin ötesinde diğerleri üzerinde kendi -kollektif- gücünü göstermenin tutkusuna kapılır. 
- Güçlü demokrasilerde kollektif güç bireysel zorbalığa dönüşür. 
Öte yandan: 
- Bireyselliğim sadece bir yanılsama. 
- Ben, büyük bütünün parçasıyım; bundan asla kaçamam. 
- Bağlarımı inkâr edebilir, kırabilir, bir parça olabilirim ama o zaman zavallı olurum. 
- Modern insan bağlanmaya tahammül edemiyor. 
Kaçmalı, yalnız olmalıyız. Birey olmak, özgür olmak diyoruz buna. Peki ya gerçekte özgür mü oluyoruz, yoksa intihar mı ediyoruz? 
- Kollektif özü değil de sadece bireysel özü dikkate alan bir ideale sahip olmak sonunda birey için ölümcüldür. 
Ve dahası: 
- Birey sevemez (sevmemeli); sevdiğinde, saf birey olmaktan çıkar. 
- Tümüyle sevgiye teslim olmak, sahiplenilmek demektir ki bu, bireyin ölümüdür. 
Sonunda şöyle bağlıyor: 
- Organik bağlarımızı yeniden kurmalıyız; 
kozmos (evren) ile, güneş ile, yeryüzü ile, insanlık ile, ulus ile, aile ile... 

Peki nasıl? 
Yolunu gösteriyor: 
- Güneşle başla; gerisi yavaş yavaş olur. 

Vurdum kendimi ıssız Kayran sahiline; uzanıverdim ılık çakılların üzerine, sırtüstü. Erken öğleden sonra güneşi yakıcı değil. Aksine, rahatlatıcı sıcaklıkta, huzur verici ama her zamanki gibi görkemli. Parlak ışık göz bebeğimden geçip beynimin işitme merkezine ulaşıyor. 

"Ben buradayım, hep buradaydım ve hep olacağım" diyor. 
Duydum, anladım dercesine göz kapaklarımı hafifçe indiriyor ve hemen kaldırıyorum. Zerresini yitirmek istemiyorum bu saf altının.  Benliğimin... 
Ezelden ebede... 
   Alfa, Omega... 


Sevgiler, 


Ruşen


14 Kasım 2015 Cumartesi

Buldum galiba

Kayran, insanın aklını başından alıp götürdüğü gibi getiriyor da.  
Üç sene önce bir temmuz günüydü; sahilde dalgaları izlerken gitmişti aklım, dalgaları saymaktan başka bir anlamı var mı hayatın diye. 

Kahvede, televizyon izlerken buldum cevabı.  Bir kung-fu filmiydi izlediğim; filmin sonunda esas oğlan yalnız, başı öne eğik, karanlık sokakta uzaklaşırken şöyle diyordu: 
                     "Hayatın anlamı, anlamaya çalışmadan yaşamaktır." 

Aydınlanıverdi zihnim birden. 

Yaşamak... 
"İnsan için en büyük mucize, yaşamaktır," der D.H. Lawrence, Apocalypse adlı Vahiy yorumunda.  "Doğmamış ya da ölmüş olan ne bilirse bilsin, vücuda gelmenin güzelliğini, mucizesini bilmez." 

Birçokları, "Biz biliyorduk zaten hayatın anlamının bu olduğunu," diyecek şimdi. 
Ne mutlu onlara ki benden önce aydınlanmışlar. 



Sevgiler, 


Ruşen


28 Haziran 2015 Pazar

Kardeş ülke

Türkiye'de Türk olmanın zor olduğunu söyleyenlere cevabım: Türkiye'de Koreli olmak çok daha zordur. Tamam, Arap olmak ta zordur ama Koreli olmak gibisi yoktur.

Farz et ki Korelisin ve bir şekilde, iş için ya da turist olarak, yolun Türkiye'ye düştü.

Daha havaalanından çıkar çıkmaz, bindiğin ilk takside başlar muhabbet; "Japon?.." "Çin?.."
Sessiz kalırsan, anlayasın diye, "Çayniz?.."
Etrafta başka kim var ki çekik gözlü? Tabii ki anlarsın ve ister istemez düşersin ağa;
"Kore."
"Ha... Kardeş ülke."
Kardeşliği pekiştirmek, yardımcı olmak için anlayasın diye tercümesi gelir ardından:
"Brother country."
Yaşın, altmış küsur sene öncesini bilmeyecek kadar genç, tarih bilgin kısıtlıysa bir anlam veremezsin ama gülümsersin yine de.
Ağ örülmeye başlamıştır etrafında; bundan sonra kaçman çok zor.
"Benim dede, yani büyük büyük baba, my graaand father sizi kurtardı."
Anlamadın ama ayıp olmasın diye gülümseyerek, "???..."
İşte bu gülümsemedir ağı sıkılaştıran.
"My graaand father saved your graaand father."
"???!!!..."
Bu kez gülümseme yoktur yüzünde artık ama çok geç. Ağ tamamen sarıp sarmalamıştır seni; kaçamazsın. Mecbur, yol boyu dinlersin Türkiye olmasaydı Kore'nin olmayacağını, Türkler olmasaydı Korelilerin de olmayacağını, büyük büyük babası olmasaydı senin şimdi hayatta dahi olamayacağını...

Taksiden indiğinde ağ bir nebze gevşese de, otele girdiğinde hissedersin yine sıkılaştığını. Önce resepsiyonda, sonra asansörde...
"Kardeş ülke, brother country, my graaand father, your graaand father..."
Söylenenleri anlamazsın ama bir sıkıntı basar içini.
Hele, bavulunu taşıyan bell boy odanın perdelerini açarken, "My graaand father... your graaand mother" deyince sıkıntın dayanılmaz olur.

Odana yerleştiğinde sakinleşirsin. Duş aldıktan sonra biraz dinlenmek iyi gelir. Ta ki dışarıya adımını atıncaya dek...

Bindiğin ilk takside başlar yine, "My graaand father saved your graaand father."
Girdiğin her dükkan, yemek yediğin her lokantada, "My graaand father..."
Önceleri mahcup hissedersin ama gittikçe küçülür, ezilir, yerle yeksan olursun.
Büyük dedenin kurtarılmış hayatına karşılık iki misli bahşiş bıraksan dahi yine de kurtaramazsın kendini bu ezilmişlikten.
Bu böyle sürer gider, ta ki pasaport polisi, "Brother country" diyerek çıkış damgasını vurana dek.

Eve dönerken, uçakta, bulutların üstünde rahmetli babının anlattığı gelir aklına; hani şu, arkadaşının evine yemeğe giden adamın hikâyesi:
Adamın biri, iş arkadaşının davetine icap ederek bir akşam onun evine yemeğe gitmiş.
Arkadaşına saygıdan, en güzel kıyafetini giymiş ve evin hanımı için de bir buket çiçek almış.
Güzel bir yemek ve hoş beşten sonra tam çıkacakken bakmışlar ki dışarıda yağmur başlamış. Arkadaşı, "Şu şemsiyeyi al, ıslanmazsın," diyerek kapının yanında duran şemsiyeyi uzatmış.
Teşekkür ederek şemsiyeyi almış, evine dönmüş.
Ertesi gün işe gittiğinde şemsiyeyi iade etmiş arkadaşına, samimi bir teşekkürle. Arkadaşı, "Nasıl, işine yaradı mı?"
"Yaramaz mı?.. Çok teşekkür ederim."
"Şemsiyeyi vermeseydim mutlaka çok ıslanmış olurdun."
"Haklısın, çok teşekkür ederim. Sayende, ıslanmadan eve kadar gidebildim."
Ertesi gün, öğle paydosunda arkadaşı yanına gelmiş, "Nasıl, iyi misin?"
"Evet, çok iyiyim. Niçin sordun?"
"O akşam sana şemsiye vermeseydim, şimdi yatak döşek yatıyor olurdun."
"Teşekkür ederim; iyi ki verdin o şemsiyeyi."
"Vermeseydim o yağmurda ıslanır, üşütür, mutlaka hasta olurdun. Hem de öyle nezle filan değil, zatürre olurdun, zatürre. Bak, hayatını kurtardım senin."
"Ne desem bilemiyorum. Gerçekten, çok teşekkür ederim."
İki gün sonra, birlikte katıldıkları bir toplantıda arkadaşı, "Bakıyorum geçen akşam bize geldiğinde giydiğin elbiseyi giymişsin; gömlekle kravat da aynı."
"Doğru hatırlıyorsun; size geldiğim gün almıştım bu elbiseyi."
"O akşam sana şemsiye vermeseydim bu elbise şimdi giyilemeyecek halde olurdu."
"Teşekkür ederim."
Ertesi gün iş çıkışı bakmış ki arkadaşı kapıda bekliyor. Yanından geçerken selam vermiş, "İyi akşamlar."
"İyi akşamlar. Bak, yine şemsiye almamışsın yanına. Hatırlıyor musun, o akşam sana şemsiye vermeseydim?..."
Adam, bir arkadaşına bakmış, bir etrafına... birkaç adım gitmiş... kaldırmış kendini meydanın ortasındaki süs havuzuna bırakmış. Sudan çıkar çıkmaz bir daha batırmış kendini; bir daha, bir daha... Sonunda havuzdan çıkmış; baştan aşağı kollarından, paçalarından sular akıyor...
"Bundan daha kötü olacak değildim ya."
Dönmüş, gitmiş; sırılsıklam...

Incheon Uluslararası'na doğru alçalırken ciddi ciddi düşünüyorsun; arabana atlayıp sürsen kuzeye doğru, alabildiğine...

Sevgiler, 


Ruşen