30 Kasım 2013 Cumartesi

Sağya doğru

Muhakkak olmuştur yol sormuşluğunuz.  
Ben sık sık sorarım, çünkü çok sık kaybolurum.  

Yolda yürüyene sormam; çünkü çoğu, "Ben buranın yabancısıyım, abi," der.  Bu yüzden, mahalli esnafa sormayı tercih ederim.  Sağolsunlar, işi gücü bırakıp dışarı çıkar, bir elle kolumdan tutup beni doğru yöne çevirir, öbür elle yol tarifi yaparlar.  Hiç yüksünmez, etraflıca anlatır, anladığımdan emin olmadan kolumu bırakmazlar.  Canlarım benim...

Gideceğim yer dosdoğruysa mesele yok ama yol ileride çatallaşıyor, bir ayrım, kavşak veya sokak girişine varıyorsa, işte o zaman mesele içinden çıkılmaz bir hal alır.  Çünkü, benim canım yol göstericim, kendinden emin, "Abi, ilerideki kırmızı tabelayı geçince sağya dön" diye tarif ederken eliyle solu işaret eder.  
 
Memleketimin nörologlarını, psikologlarını, sosyologlarını ve hatta antropologlarını göreve çağırmak gelir içimden.  Yol tarifinin nöroloji veya antropoloji ile ne alakası var diye merak edenler için açıklayayım: benim canım yol göstericim, "sağya dön" derken boştaki eliyle solu gösterir.  Bu yüzden birkaç kez sağa mı, sola mı diye teyit alma ihtiyacı duyarım ama o her seferinde "sağya" deyip eliyle solu göstermeyi sürdürür, ısrarla.  
Ben, teşekkür eder, devam ederim yoluma -ama gayet temkinli...  
Tam o tarif ettiği ayrıma gelince görürüm ki aradığım yer, dükkân, apartman, devlet dairesi, her neyse, sağda değil; tam aksi, soldadır.  

Bu iyi niyetli yanlışın iki farklı tezahürü vardır: birinde, "sağya" derken elle de sağ gösterilir ama doğrusu soldur; diğerinde ise "sağya" derken elle sol gösterilir.  Her ikisi de hayli kafa karıştırıcıdır.  

Peki, bu terslik yerel midir?  
Hayır.  
Afyon, Antalya, Trabzon, İzmir, Kastamonu, Nişantaşı, Kelkit, Ümraniye, Beylikdüzü, Etlik, Kadıköy, Çinçin Bağları, Keçiören, Silivri, Maltepe, Dikmen, Çankaya, Haymana, Adana, Muğla...  Güzel yurdumun tüm sathına yayılmıştır.      
Bu bir nevi toplumsal disleksinin araştırılması ve çözülmesi gerektiği hususunda ısrarcıyım.  Niye derseniz; tedavi edilmezse çok ciddi sonuçları olabilir. 
Olmuştur da, muhtemelen.  

Bilen bilir, askeri konularda oldukça hassasımdır.  
Mezar taşlarının yol açabileceği katastrofik sonuçlardan kaygılandığımı söylemiş, ciheti askeriyeyi uyarmıştım, geçenlerde.  Şimdi de bu...  
Düşünsenize; komutan sağa hücum emrediyor, erat sola koşuyor...  Şu tepeyi gösteriyor, topçu öbür tepeyi dövüyor...  
Olacak şey değil.  

Tarihimizdeki yenilgileri bu bağlamda tekrar incelemekte yarar var.  
Mesela, belki de Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın hiç kabahati yoktu.  Veya Baltacı'nın...  
Küffarın sağ cenahında boşluk görüyor, o tarafa doğru hücum emri veriyorlardı ama asker sola saldırıyor, telef oluyordu.  
Mesela, Revan seferine çıkan Yavuz Sultan Selim kendini Mercidabık'ta buluyor; gitmişken hilafeti alıp getiriyor.  Yarım kalan Revan seferini tamamlamak Dördüncü Murad'a nasip oluyor.  Belki niyeti İbiza idi...  

Bu konu ilkokul günlerimde de aklımı kurcalardı.  
Mustafa Kemal Atatürk, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir.  İleri!.." diye emir verdiğinde, düşmanı niye mesela Mersin, Antalya veya olmadı Fethiye'den değil de İzmir'den deniz döktük.  Ulu önder Atatürk bilmez miydi Akdeniz'le Ege'nin farkını?  
Bir türlü soramazdım öğretmene, çünkü sınıftan atılmaktan korkardım.  

Aykırı soru soranı o zamanlar sınıftan atardı öğretmenler.  Din dersinden müzik dersine, hemen her dersten atılmışlığım var.  Rahmetli annem başka okulda öğretmendi ama her seferinde kulağına gider, mahcup olurdu.  Annem üzülmesin diye soru soramazdım sınıfta.  
Ayrıyeten, üç şeyi kafama sokmuştu beni büyütürken: 
Bir; küçük kız Ayla.  Evden bakkala giderken kaybolmuş ve bir daha bulunamamıştı.  
İki; röntgen mütehassısı Alp Real.  Röntgen cihazındaki elektrik kaçağı bitkisel hayata girmesine sebep olmuştu.  
Üç; kompozisyon dersinde Atatürk'le Lenin'i kıyaslayan lise talebesi hapse atılmıştı.  
Bu yaşıma geldim, hâlâ evden bakkala giderken rahatsızlık duyar, arkamı kollarım.  
Elektrik mühendisliği tahsil ettim, sonrasında otuz beş sene çalıştım, her gün bitkisel hayata gireceğim korkusuyla.  
Yıllar boyu geceleri soğuk ter dökerek uyanırdım, panikle.  Kaçırılmış, Sinop'ta kalebentliğe mahkum edilmiş bir tutam ayrıkotu olarak görürdüm kendimi rüyamda.  

Nasıl oldu da geldik yine toplumsal meseleden benim kişisel meseleme?  

Ama toplumsal meseleler, kişisel meselelerin toplamı; kişisel meseleler, toplumsal meselelerin yansıması değil midir?  

Sevgiler, 

Ruşen

22 Kasım 2013 Cuma

İlk ders

İhtiyar heyeti sık sık toplanırız köyün kahvesinde. 
Köyün meselelerini konuşur, ardından memleket meselelerine geçeriz. 
Diyeceksiniz ki küçücük köyün ne meselesi olacak? 
Az ya da çok, oluyor işte… 


Geçende toplanmıştık yine. 
Tam memleket meselelerine geçiyorduk ki muhtar üçüncü çayını söyledi. 
Dikkat kesildim. 
Genellikle iki bardak içer; ne zaman üçüncüyü söylese, yarıya geldiğinde bir laf atar, ortalık karışır. 
Bir yudum… iki yudum… 

Bardak küçük zaten; üçüncü yudumu aldı ve bardağı bıraktı masaya. 
Kalktı, “Bir üniversite kursak,” dedi; çıktı, gitti. 

Dediğim gibi, ortalık karıştı… 
Başladık tartışmaya; saatlerce, hatta günlerce… 


Ertesi hafta toplandığımızda sanki bir ömür geçmiş gibiydi. 
Köy, möy ama hemen her hususta olduğu gibi bunda da herkesin söyleyeceği çok şey varmış. 

Millet bir hafta konuştu, durdu. 
Üniversiteli tanıdığı olan telefon etti, sordu; olmayan, Google’a danıştı. 
Nihayetinde, herkes iyi, kötü bir fikir sahibi olmuştu. 


Rahmetli Uğur Mumcu’nun bizim milletin aklına soktuğu bir kavramdır,
bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak. 

Muhakkak ki rahmetli bunun açılımları ve türevlerine fazlasıyla hakimdi ama ne yazık ki bir dolu sığ görüşlü demagog bu lafın üstüne atlayıp olur olmaz her yerde, vara yoğa kullanır oldu. 
Bana sorarsanız, bilgi sahibi olmadan da gayet güzel fikir sahibi olunur. 
Hatta, fikir sahibi olmak kimi zaman bilgi sahibi olmanın kapısını aralar. 
Ayrıca, masraf yapmadan, çaba harcamadan fikir sahibi olmak ekonomiktir de. 
Demem o ki kötü bir şey değildir.  
O yüzden, bilgi sahibi olmadan hemen her konuda fikir sahibiyimdir. 

Neyse, dönelim bizim köye. 
Toplantıda her kafadan bir ses çıkıyordu. 
Bakkalla köyün minibüsçüsü heyecanla destekliyorlardı üniversiteyi. 
Pansiyoncu Halil de onlara katılınca uyarma gereği duydum, seviyeli birliktelikler konusunda. 

Uyarmaz olaydım… 
Bir hafta daha tartıştık;  haram...  harem...  mahrem...  mahremiyet...  masuniyet... 
masuniyet karinesi...  masumiyet karinesi...  masum... 
Görünen o ki üniversitenin ilk fakültesi hukuk olacak; bir ihtimal fıkıh... 

Sonraki toplantıda taşlar artık az çok oturmuştu yerine. 
Herkes sakin, akıllı uslu konuşuyordu ki muhtar üçüncü çayı söyledi. 

Ben yine pür dikkat!.. 
- - - - - - - - - - - -
Yarısına gelmiş bardağı masaya bırakırken bana bakarak, “İlk dersi sen ver,” dedi; çıktı, gitti. 


Anlaşılan, ilk fakülte elektrik olacak. 
Makul…
Nereden baksak, her evde elektrik var; sokakta da. 
Biraz tamir dersi versem faydası olur; hiç olmazsa kasabadan tamirci çağırmak zorunda kalmazlar diye düşündüm ama sonra eşimin yıllardır söylediği geldi aklıma: “Ya hat kopuk, ya kısa devre…  Onca sene bunu mu okudun?” der, hep. 

Hak vermemem mümkün değil.  Hemen her arıza farklı ölçekte bir kısa devreye veya hat kopukluğuna indirgenebilir. 

Biz elektrikçiler için sorunun kaynağı ya hat kopukluğudur ya da kısa devre söz konusudur; üçüncü bir seçenek olamaz. 
Ancak, içinden çıkamadığımız durumlarda sığınabilmek için bir de sistem denilen şeyi icat etmişizdir –ki can simididir. 
Yalnız elektrikçilerin mi?.. 
Herkesin!.. 
Bakın televizyondaki tartışmalara, panellere, seminerlere, makalelere, kitaplara...  Hepsi sistemik sorunlara sistematik çözüm arayan veya sistematik yaklaşımlarla sistemik değişimler kurgulayan zevatla doludur. 


Sistem der geçeriz zorda kaldığımızda, anlamadığımızda, anlatamadığımızda. 
Tüm aczimizle anlamaya çalışırız. 
O, kendini gizler.  

Yönlendirmeye çalışırız, naçizane. 
O, kendini sakınır, direnir, başına buyruk davranır. 
Sistemleri anlamaya ve zapturapt altına almaya çalışmakla geçer ömrümüz. 


Anlayabilmek için izlemek, observe etmek gerekir;
yönlendirebilmek içinse kontrol etmek… 
Tıpkı hayat gibi… 
Observe et…    Kontrol et… 
Ama sakın unutma; observe edebildiğini kontrol edemezsin,
                             kontrol edebildiğini observe edemezsin. 
Geleceği yönlendirebilir, değiştirebilir, kontrol edebilirsin ama olacağı göremezsin, observe edemezsin. 
Observe edebiliyorsan artık geçmiştedir.  Ne olduğunu, nasıl olduğunu, niçin olduğunu bilebilirsin ama kontrol edemezsin; yönlendiremez, değiştiremez, engelleyemezsin. 


İlk dersimde işte bu teoremle katkıda bulunmuş oluyorum bilim dünyasına:       
                        (Hayatta) İzlenebilirlik ve Denetlenebilirliğin Karşılıklı Ayrıklığı 
                        Mutual Exclusivity of Observability and Controllability (in Life) 

Sağ olsunlar, Erwin’le Werner de esirgemediler takdirlerini.  

Sevgiler,

Ruşen

15 Kasım 2013 Cuma

Görülmez adam

Son birkaç yıldır bir değişim yaşıyor gibiyim; bir nevi metamorfoz. 
Kafkaesk sanrı misali bir sabah uyandığımda fark etmedim; zamanla oluştu. 

Darca bir kaldırımda yürüyorum, önümde üç kişi, sohbet ederek yavaş yavaş yürüyorlar.  Ayağımı sertçe vuruyorum yere, olmuyor; hafifçe öksürüyorum, duymuyorlar.  Sonunda kaldırımdan aşağı inerek geçmek zorunda kalıyorum onları.  Dahası ve en kötüsü karşıdan gelenler.  İki veya üç kişi, bazen dört, karşıdan geliyorlar; el ele, kol kola.  Hani, insan nezaketen biraz yana çekilir, benim de geçmeme müsaade eder, değil mi?  Hayır, kesinlikle böyle olmuyor.  Üstüme, üstüme geliyorlar.  Ya çarpışıyoruz, omuz atıyorum, dönüp ters ters bakıyorlar, ya da ben kaldırımdan aşağı inip onlara yol veriyorum veya bir apartmanın kapı aralığına sığınıyorum. 
Düşünüyorum, insanlar bu kadar mı saygısız diye. 

Ben böyle herkesi suçlar gezerken aklıma düştü, acaba görmüyorlar mı diye. 

Haklıymışım; görmüyorlar. 
Görülmez olduğumu doğruladım ama pek hoşuma gitmedi; görünmez olduğuma karar verdim. 
Çocukluğumun fantezisiydi, görünmez olmak.  Hayalden hayale sürüklerdi beni. 
Geçenlerde televizyonda filmini görünce oturdum izledim.  Film bittikten sonra ekranda akan yazılarda gördüm ki orijinal adı "Hollow Man".  
Sözlükten tercüme ettim: Boş Adam..!.. 

Kayran'da kaldırım mı var ki bunu mesele ediyorsun derseniz;
i
nanmayacaksınız ama burada yol da var, kaldırım da. 
Zaten mesele kaldırım değil; boşluk...  
Muhtemelen, boşluğu niye mesele ettiğimi de anlamayacaksınız. 
Hiçbir şey yapmadan bütün gün sahilde yatıyor olmamı yüzüme çarpacaksanız bu beni üzer.  
Yalnız beni mi?..  Sanırım memlekette çok kişi böyle hissediyor olmalı ki hiçbir şey yapmayanlar için olan tanımlamalar, bir dolu şey yapanlar için olanlara nazaran çok daha fazla ve zengin içeriklidirler. 

Mesela, “boştagezer”… 
Bir an için hayal etseniz boşta gezdiğinizi… 
Kendinizi mutlu hissediyorsunuz, değil mi? 
Sahili okşayan yumuşak dalgalar misali mutluluk veriyor insana. 
Boşsunuz, boştasınız ve üstelik geziyorsunuz… 
Her üçü de mutluluk veren durum ve eylemler. 
Tamam, boşta olmak insanı ürkütebilir; boşlukta olmak gibi...  
Ama eğer düşüp yere çarpma tehlikesi yoksa, boşlukta olmak bir nevi huzur hissi yaratır insanda, hani uzayda yürüyen astronot misali. 

Boşta  olmanın yanı sıra, boş olmak da cok güzel bir his. 
Boş olmak derken; “empty”, “unoccupied”, "bağlantısız"… 
Öyle küçümsenecek bir şey değildir “empty” anlamında boş olmak; aksine, boş olmanın en üst mertebesidir. 
Kafa tamamen boş, boşalmış, hatta mümkünse hiç dolmamış... 
Dolu veya yarı dolu olduğuna nazaran çok daha mutlu eder insanı, boş kafa. 
Yanı sıra, “unoccupied” iseniz mutluluğunuz katlanır, ikiye, belki üçe.  Düşünsenize, kafanızı meşgul eden hiçbir şey yok, bomboş içi.  Ne olabilir ki artık sizi mutsuz edecek? 
İlaveten, bir de "bağlantısız"sanız, işte o zaman keyfin kaymağını yiyorsunuz demektir. 
Ve siz böyle kaymak yerken bir yandan da geziyorsanız, gezebiliyorsanız bundan öte daha ne olabilir ki? 
İşte, “boştagezer” böylesi yoğun mutluluğun tek kelimeye indirgenmiş en güzel tanımıdır. 
(Aslında doğru imla ile “boşta gezer” yazmam gerekirdi ama ben mutluluğun yoğunluğunu artırmak için tek kelimeyi tercih ettim.) 

Mesela, "serbest meslek”… 
Burada, mutluluktan ziyade saygınlık öne çıkarılıyor. 
Hem meslek sahibi, hem de serbest… 
Memleketimizde mesleği olmayana kız vermeme geleneğinden kaynaklanıyor olsa gerek.  Meslekse meslek...  Hem de son derece özgür; istiklali elinde.  
Bu tabiri radyoda, televizyonda, özellikle yarışma programlarında o kadar sık duyuyorum ki gururlanmamam elde değil.  Kime mikrofon uzatsalar, mesleğini sorsalar, cevap hazır: boşta gezer... 
Kaba hesapla -ki incesini beceremem zaten- ergin erkek nüfusunun yüzde elli dört buçuğu serbest meslek erbabı.  Buna bir de memur, işçi, emekli ve esnafı da ekleyince görüyorum ki dünya kriz içerisinde kıvranırken bizde işsizlik diye bir mesele mevzu bahis değil. 

Bu tespitimle hayli memnun, mesut, kendimi kaldırımlara atıyorum, geziyorum; boş, boş... 

Sevgiler,

Ruşen

9 Kasım 2013 Cumartesi

Ölüalıcılık

Kayran dediğin küçük yer. Alışveriş merkezi bile yok. 
Canı sıkılan bakkala gider; kimi Recai'yle laflamaya, kimi kapının yanıdaki gazetelerin manşetlerine göz atmaya. 

Haftada bir pazar kurulur yol boyunca. Yiyecek, giyecek, kap kacak pazarı... 
Ayda bir daha büyük olur pazar. Civar köylerden, kasabalardan eski eşyalar gelir, şehirlilere satılmaya. 
Gider bakarım bazen. 
Eski kap kacak, nacak, lamba, fener, daha neler... neler... kapı kilitleri, anahtarlar, anahtarlıklar, cezveler, sahanlar, havanlar, küpler, taslar, makaslar, çakılar, bıçaklar, radyolar, pikaplar, teypler, kasetler, plaklar -otuz üçlük, kırk beşlik, yetmiş sekizlik- masa saatleri, kol saatleri, cep saatleri, kitaplar, kartpostallar, postallar, ayakkabılar, eldivenler, küpeler, kolyeler, oyuncaklar, abajurlar, sandalyeler, iskemleler, kırlentler, yastıklar, halılar, kilimler,  danteller, nakışlar... 

Pazar yerinde dolaşırken hep bir sıkıntı olur içimde, çözemediğim. 
Artık ihtiyacı kalmayanın elindekini veya ihtiyacı olanın avucundakini satılığa çıkarmasını anlarım. 
İlgilendiği konuda aradığı ama piyasada bulamadığı kitabı alanı da... 
Çalınan saatinin peşine düşeni veya ısınmak için eski battaniyeye ihtiyaç duyanı, evinde televizyon olsun isteyen garibanı... 
Ama hep merak ederim, kullanılmış eski bir makası veya yastığı veya tabağı veya oyuncağı veya küpeyi veya kâseyi kim, ne için, niye alır?.. 

Dışı mavi, içi beyaz çinko sahanda menemen daha mı lezzetli? 
Kırık saplı cezvenin kahvesi daha mı çok keyif verir insana? 

Ördek yeşili opalin abajurun yumuşak ışığında ilk sahibinin kitap okurken aldığı keyfi alabileceğini mi sanıyor yeni sahibi? 
Peki, ilk sahibi sadece okumakla kalmadıysa; ya şiir denemeleri yaptıysa veya küçük, hoş hikâyeler kaleme aldıysa o yeşil başlı abajurun ışığında?.. 
Yanında duran bordo dolmakalemi, hatta onun yanındaki suni deri kaplı defteri de alsa, yazabilir mi aynı hikâyeyi veya bir benzerini? 

Büyükbabanın resmi yoksa evde, bir fesli büyükbaba resmi almak gerekir mi? Fesli büyükbaba resminin yanına eski yazı bir levha konduğunda soy ağacı yeniden mi yazılmış olur? 

Merdiveninin son iki basamağı kırık, boyası birkaç yerde sıyrılmış ama hâlâ parlak kan kırmızısı itfaiye arabasını alan koca adam, o oyuncağı doğum günü sabahı yatağının yanı başında bulan çocuğun sevincini tadabilir mi? 

Resimli Bilgi ciltlerinde ilk günün kokusu kalmamışken içindeki piton resmi kimseyi korkutabilir mi hâlâ? 

Çeyizini açtığında kalbi heyecanla çarpan genç kız mıdır satın alınan aslında, yoksa kocası iflas ettiğinde porselenlerini satmak zorunda kaldığı için yüreği yanan kadın mı; kayınvalidesinin kristal şekerliğini sevgiyle kullanan gelin mi, yoksa ölen annesinin eşyalarını çöpe atmaya içi elvermediği için eskici çağıran oğul mu? 

Zihnimde bu sorularla dolaşıyorum pazarı ama doğrusu, cevap aramıyorum.  Cevap başkalarının; ben sadece gözlüyorum. 

Özenle bakıldığında görmek mümkün cezveyle kahve yapan genç kızı, sahanda kocasının sevdiği yumurtayı pişiren genç kadını, çeyizindeki porselen tabaklarla sofra kuran anneyi, yıllar boyu o sofrada bir araya gelen aileyi, münakaşada masaya sertçe vurulan gümüş çatalın hafifçe eğilmiş dişini; hatta, çatalı masaya sertçe vuran babanın öfkesinin nedenini... 

Anlamak için görmek, görmek için bakmak gerekir; özenle. 
Kadının kocasına hediye aldığı soğuk kesme ince uzun rakı bardağıyla kristal su bardağı ayrı düşmüşler. Biri, üzeri markalı, teki, dublesi çizgili rakı bardaklarıyla birlikte; diğeri, kırmızı, mavi puantiyeli su bardaklarının arasında. Pazarı gezen alıcı bilebilecek mi peki bir öbekten birini, diğer öbekten ötekini alması gerektiğini? İkisi tekrar bir araya gelebilecek mi, aynı masada? 


Pazar yeri gittikçe kalabalıklaşıyor; geziciler, satıcılar, alıcıların yanı sıra oyuncaklarla oynayan çocuklar, kahve yapan genç kızlar, yemek pişiren kadınlar, salata yapanlar, helva kavuranlar, kahve çekenler, bardaklara limonata dolduranlar, rakıya su katanlar, katmayanlar, leblebi atıştıranlar,
şiir yazanlar, kitap okuyanlar, dikiş dikenler, ütü yapanlar, erkekler, kadınlar, oğullar, kızlar, gelinler, damatlar, kardeşler, anneler, babalar, büyükanneler, büyükbabalar... Bir küçük çay kaşığı bile dört kişi getirmiş beraberinde. 



Zordur bir şey almak bu pazardan. 
Bardakları eşleyebilmeli, çay kaşığıyla birlikte gelenleri ağırlayabilmelisin evinde. Mutfaktaki dolaba cezveyi yerleştirmek yetmez; elektrikli ocağın nasıl çalıştığını da göstermelisin kızcağıza. Bez bebeği komodinin üzerine koyarken dikkat etmelisin, çocuğun boyu yetişebilsin diye. 
Evinin geniş olması kâfi değil, gönlün de geniş olmalı. 
Düşünsene; sen koltukta gazete okurken karşındaki kanepede iki kişi, halıda oynayan bir çocuk, yandaki yemek masasında üç kişi, mutfakta bir kadın... 
Shyamalan olsan dayanamazsın... 


Sevgiler, 


Ruşen