28 Eylül 2013 Cumartesi

Hayatın anlamı -5-

Dalgalar, kum tanelerini, küçük taşları, yosun parçalarını Kayran sahiline bırakırken birazını denize geri sürüklüyor; sonra tekrar getiriyor ve götürüyor ve getiriyor ve…  Bu getir götür sonunda bir şeyler kalıyor sahilde; bir şeyler gidiyor. 
İşte mesele bu: gelenle giden arasindaki fark, kalıntı, tortu... 
Koskoca hayat bir miktar tortuya indirgenebilir mi? Evet, indirgenir. 
Kim ne hatırlıyor yaşadıklarından; kime ne kaldı bir miktar tortudan öte?.. 
Dahası, öldüğümüzde o birazcık tortu da ardımızda kalacak. 
Hayatın anlamı işte bu tortunun içerisinde ama biz, anlamını ardımızda bırakarak ayrılacağız bu hayattan. 
Niye? 
Çünkü her giden, yaşamış olduğu hayatın anlamını da beraberinde götürse anlam kalmaz ki burada. Anlamsız bir hale gelir burası. 
Halbuki, her giden hayatının anlamını geride bırakmalı ki onun ardından yaşayanların hayatları daha anlamlı olsun. 
Hani derler ya, ölünce ruh bedenden çıkıp gidermiş diye; tamam, bedenden çıkıyor ama buralarda kalıyor, etrafta dolanıyor, yeni hayatlara anlam katıyor.  Bu yüzdendir ki bizim hayatımız, bizden önce yaşayanlarınkinden daha anlamlı olsa gerek.  Bizden sonra yaşayacaklarınki de bizimkinden… 
Tabii, anlamlı bir tortu bırakabiliyorsak. 
Yok, eğer avare kasnak misali boşa dönmüşsek, yazık… 

Peki hayatımızın anlamını içeren ruh geride kalanlara yol gosteriyor da bedenimiz ne işe yariyor biz ölünce? 
O da yön gösteriyor. 
Evet, askerdeyken öğrenmiştim bunu; harita dersinde. Dersi anlatan komutanımız (askerde "hocam" denmez; "öğretmenim" hiç denmez) sormuştu, elimizde pusula olmadığında yönümüzü nasıl bulacağımızı. 
Birisi fırlayıp, "Ağaçların, taşların yosunlu tarafı kuzeyi gösterir, komtn’m" demişti. 
"Onu yavrukurtlar yapar" diye azarlamıştı komutanımız. 
Doğru cevap, meğerse, mezar taşlarına bakmalıymışız. Müslüman mezarlarının baş taşı batıya doğru olurmuş.  Mantıklı... Mevta, başı batıya doğru yatırıldığında ve hayırlı taraf sağa doğru döndürüldüğünde yüzü kıbleye dönük olur. 
Ben hemen çıkıntılık yapmış, sormuştum, "Komtn’m, Afrika’da ne yapacağız?" diye. 
Gerçi o zamanlar Somali, Bosna, Afganistan'da askeri harekât yapmayı hayal dahi etmezdik. İleri görüşümden değil, öylesine, laf olsun diye sormuştum. 
Komutan, "Oğlum, Müslüman her yerde Müslümandır" dedi. 
Üstelemedim. 
O gün bu gündür ne zaman bir mezar görsem bakarım başı batıda mı diye. 
Genellikle baş taraf batı-güneybatı yönünde oluyor ki bu çok doğru. 
Ancak aykırı mezarlar da var. Mesela, Afyonkarahisar şehir mezarlığı… 
Ankara’dan Antalya, Fethiye, Marmaris, Bodrum, Kuşadası, Denizli, İzmir’e gidenler Afyon'da mezarlığın yanından geçerken kendi gözleriyle görsünler. 
Eh, bu kadar olur yani... Kimi mezarların başı batıya, kimininki kuzeydoğuya bakıyor. 
Google Earth’den bakınca gördüm ki sadece Afyon'da değil, başka şehirlerin mezarlıklarında da tam riayet edilmiyor kurala. 

Askeri cenahta tanıdığı olan varsa, uyarsa iyi olur. 
Ya mezar taşlarına bakarak yön tespitinden vaz geçecekler, ya da emir verecekler, mezarlıklar yeniden düzene girecek. 
Allah muhafaza, harp olsa; askerlerimiz yanlış yöne sapsalar, muharebeyi kaybetseler... 
Mezar kazıcıların hatası memleketi felakete sürükleyecek neredeyse. 
Olacak şey değil!.. 

Bugün de askeri mevzulara dalıp hayatın anlamını es geçtik, yine. 
Belki başka sefere...  


Sevgiler, 


Ruşen


19 Eylül 2013 Perşembe

Hayatın anlamı -4-

Uzun ara verdim hayatın anlamını anlamaya ama anlamayın ki hayat anlamsız geçti bu ara. Ben anlamasam da hayat anlamlı olsa gerek. 

Sahile vuran dalgaları seyretmekle, etrafa taş atmakla olmuyor; iyisi mi dedim, anlamakla uğraşmayayım, anlayanlara sorayım. 

Aradım, anlayan var mı diye; gördüm ki bir dolu insan gurulardan medet umuyor. Bu gurular öyle ortalık yerde dolaşmıyorlar; genellikle kervan geçmez, iz düşmez yerlerde oturuyor, sabahtan akşama hayatın anlamı üzerine ahkâm kesiyorlar. Az yiyor, az içiyor, öyle benim gibi elde kadeh sahilde uzanarak değil, dağın tepesinde bağdaş kurarak kesiyorlar ahkâmı. 

Doğrusu üşendim oralara kadar gidip sormaya; onun yerine, soranların tecrübelerinden yararlanayım. İşte biri: 

Adamcağız tüm varlığını hayatın anlamını öğrenmeye vakfetmiş; bu uğurda servetini, ömrünü tüketmiş. Aramış, sormuş, soruşturmuş; sonunda duymuş ki Tibet’te bir dağın tepesindeki manastırda falanca guru biliyormuş hayatın anlamını. Kalan mecaliyle zar zor ulaşmış o manastıra ve uzun bir bekleyişten sonra huzura kabul edilmiş. Bakmış ki guru hiç oralı değil; sakince oturuyor, önündeki tabaktan arada bir zeytin atıştırıyor. 
Adamcağız sonunda dayanamamış, konuşmuş: 
-- Onca yılımı, servetimi harcadım hayatın anlamını öğrenmek için. Sen biliyormuşsun. Yalvarırım söyle bana, hayatın anlamı ne? 
Guru derin bir nefes almış; uzun uzun düşünmüş; önce etrafına, sonra adama bakmış ve nihayetinde önündeki tabaktan bir zeytin alıp göstermiş:
-- Bu. 
Adamcağız şaşkın, hatta hüsran içerisinde: 
-- Bu mu?.. 
-- Değil mi??. 
Bununla yetinmedim, aramaya devam ettim, ta ki şu adamın hikâyesine kadar: 
Adamcağız tüm varlığını hayatın anlamını öğrenmeye vakfetmiş; bu uğurda servetini, ömrünü tüketmiş. Aramış, sormuş, soruşturmuş; sonunda duymuş ki Nepal’de bir dağın tepesindeki manastırda filanca guru biliyormuş hayatın anlamını. Kalan mecaliyle zar zor ulaşmış o manastıra ama meğerse o guru manastırın dışında, dağın zirvesinde otururmuş. Tehlikeli patikalardan, dik yamaçlardan tırmanarak varmış yüksek bir uçurumun kenarında oturan gurunun yanına ve hemen sormuş: 
-- Yıllarımı, servetimi harcadım ve hatta hayatımı tehlikeye atarak bu dik yamaca tırmandım hayatın anlamını öğrenmek için. Sen biliyormuşsun.  Yalvarırım söyle bana, hayatın anlamı ne? 
Guru derin bir nefes almış; uzun uzun düşünmüş; önce etrafına, sonra adama bakmış ve nihayetinde konuşmuş: 
-- Bilmiyorum. 
Adamcağız şaşkın, hatta hüsran içerisinde, hayli kızgın: 
-- Ne?.. Nasıl olur?.. Hepsi bu mu? Tüm servetimi, ömrümü harcadım ben bu uğurda. 
-- Atla o zaman. 


Sevgiler, 


Ruşen