16 Kasım 2015 Pazartesi

Kötülüğün Sakınımı Kanunu

Bu denli huzurlu olmasının sebebi Kayran'ın ücra olmasıdır ve de küçük... Ulaşmak için epey yol katedersiniz ve bir bakarsınız ki fark etmeden geçivermişsiniz. Ancak, küçük ve ücra olması sakinlerini memleketten, dünyadan bihaber yapmaz. Haberdarız.  

Haberdar olduğumuz kadar alakalıyız da. Münazara eder, fikir üretir, çözüm arar, çoğu zaman buluruz. Mesele o ki vardığımız sonucu, bulduğumuz çözümü ilgilisine ulaştıramayız. Dedim ya, ücradayız.  

Kahvede bu akşamki münazara konusu Ortadoğu'da süregelen ve süregiden vahşet idi.  Herkes fikrini söyledi, serbestçe. Ben sustum. Nedense içimden gelmedi konuşmak; doğrusu, söylemeye değer bir fikir de gelmedi aklıma. Yatsı okunup cami cemaati kahveden ayrıldıktan sonra ben de çayımı bitirip çıktım.  

Çoğu kez yaptığım gibi, sahilden yürüdüm eve. Aysız gökte kırpışan yıldızların ışığı hafifçe aydınlatıyordu çakılları. Siyah denizin sahille birleştiği çizgide oluşan ince beyaz köpük de yardımcı oluyordu yolumu görmeme.

Tertemiz sahilde, karayla deniz arasında kararsız, ardındaki dalgaların ısrarına karşı koyamayan bir şişe, çakılların üzerinde bir ileri bir geri yuvarlanıyordu, hafifçe. Umursamadan geçerdim ama şişenin içinden gelen soğuk ışık dikkatimi çekti. Bakmak için eğilirken binbir düşünce geçti aklımdan. Umutlandım; mesela bu bir sihirli şişe, içinde parıldayan da serbest bırakırsam bana her şeyi verebilecek bir cin olsa... Değilmiş. O parıltı, şişenin içine giren ve sonra çıkamayan bir yumuşakçadan yansıyan ışıktan başka bir şey değilmiş. Tamam, cin olmasa da, yine de çıkardım onu şişeden, denize attım.  

-- - --

Sabah, daha vücut saatim uyarmadan, elimde hissettiğim acıyla uyandım. Hayata döndürmek için elimle şişeden çıkarıp denize attığım o küçük, sümüksü, iğrenç yaratık meğerse zehirliymiş. Onu hayata döndürmüş olmam hiç umurunda olmamış; tabiatı gereği zehirlemiş beni. Biraz buz, antihistaminik ve demli çaydan sonra daha iyi hissettim kendimi. Ve düşündüm...  

Hemen hepimiz biliriz, Maddenin Sakınımı Kanunu veya Enerjinin Sakınımı Kanunu gibi fiziğin temel kanunlarını. Bazılarımız madde ile enerji arasındaki ilişkiyi ve dönüşümü tanımlayan kanun ve kuramları da biliyordur belki. Bu sabah düşündüm ki bir de Kötülüğün Sakınımı Kanunu var olmalı. (İng. The Law of Conservation of Evil)  Şöyle ki: belli miktar kötülük var evrende; vardan yok edilemez. (yoktan var edilemez de diyebiliriz.) Yer değiştirebilir, şekil değiştirebilir ama yok olmaz, kesinlikle

Benim bu sabah farkına vardığım evrensel kötülüğün sakınımı kanununu bir takım aklı evveller çok önceleri bulmuş olmalı. Kötülüğün yok edilemeyeceğini anladıklarında şu gerçeği gördüler: Kötülük, dünyanın her yerinde -ve tabii kendi ülkelerinde de- var olacak, öyle veya böyle. Kötülük yok edilemeyeceğine göre mesele şu: ya bir yerlerde -muhtemelen yakınlarında- herkese zarar verebilecek şekilde bulunacak, ya da kontrollü bir şekilde belirli bir bölgeye hapsolunacak. Tabii ki kendi menfaatleri doğrultusunda ikincisini seçtiler ve bunu gerçekleştirmek için zaman içerisinde bir dolu adımlar attılar. Kötülüğü lokalize ettiler, belirli bölgelere hapsettiler; tıpkı, cinin şişeye hapsedildiği gibi.  

Ortadoğu, kötülüğün hapsedildiği birkaç bölgeden biri. Önemli olan, kötülük cininin şişede kalması, dışarı çıkamaması, başka yerlere yayılmaması. Bu açıdan bakıldığında bölgedeki kötülüğün bir tezahürü olan şiddetin, savaşın ve terörün bitmesini ummak, imkânsız bir hayalden öteye gidemez. Terörü bitireceklerini söyleyen Batılı ülkelere inanmak ise ancak safdillik olabilir. Kötülüğün Sakınımı Kanunu gereği yok olmayacağını, yok edemeyeceklerini bildikleri kötülüğün pratikteki tezahürü olan terörü bitiremeyeceklerini çok iyi biliyorlar. Sebebi, mantığı, tarihi ve sosyal altyapısı, şekli, yöntemi hiç önemli değil. Analiz etmek, yorumlamak, sebep aramak, anlamaya çalışmak nafile. Batı için önemli olan terörü kendilerinden uzakta, belirli bir bölgeye yönlendirmek, orada tutmak ve oradan çıkmaması için gerektiğinde orada beslemek olmalı. Ve işte tam da bunu yapıyorlar.  

Peki, Türkiye'nin rolü ne burada? O, şişe... Dolayısıyla, Türkiye'nin zarar görmesini istemezler, çünkü ihtiyaçları var şişeye. Kırılırsa cin onlara yayılacak. Evrende her daim var olduğunu ve asla yok edilemeyeceğini bildikleri kötülüğü hapsettikleri bölge ile aralarında bir şişenin cidarına, kendilerini koruyacak Türkiye'ye ihtiyaçları var. Kötülük cininin, terörün Türkiye'yi de kaplamasını istemezler çünkü o zaman onları koruyacak bir şey kalmayacak arada. Ancak, Türkiye'nin kendilerinden olmasını da istemeyecek, içlerine almayacaklar, çünkü -yine- şişe lazım onlara. 

Terör nasıl sona erer, bitirmek için ne yapmalıyız diye kafa yoranlara ve bizi oyalayanlara lafım: terör bitmez, bitmeyecek. Yapılabilecek yegâne şey araya mesafe koymak. Bunun için ya kendiniz uzaklaşacaksınız ki coğrafya buna müsaade etmez, ya da -başkalarının yaptığı gibi- onu uzakta bir yere lokalize edeceksiniz. Gerisi lafügüzaf... 

Türkiye için akıllıca olan, kendisi ile kötülük cini arasına bir başka şişe koyması. Bunu yapmadığı sürece başkaları için şişe olmaya devam edecektir. Ha, bunun faydası yok mu? Tabii ki var. Kırılmaması için herkes özen gösterir ama bizim de karar vermemiz, tercihte bulunmamız lazım: herkesin özenle tuttuğu bir şişe mi olacağız, yoksa şişe tutanlardan biri mi olacağız? 

Peki ya cin?.. O hep var olacak. Kimse kendini kandırmasın; kimse safiyane hayallere dalıp şişeyi düşürmesin elinden. 


Sevgiler, 


Ruşen


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.