12 Aralık 2015 Cumartesi

Be hey bre!..

Ankara'ya yolum düştüğünde geçenlerde, pek binmem ama taksiye binesim tuttu. Şoför, kontağı açıp vitese takacağına, uzandı, torpido gözünden cep telefonunu aldı; sonra siperliği indirip arkasından bir batarya çıkardı. Biraz yana kaykılıp arka cebinden cüzdanını çekti ve içinden sim kartını çıkardı. Hepsini yan koltuğa yan yana dizidi. 
Bekliyorum... 
Telefonun arka kapağını açtı, sim kartını ve bataryayı takıp kapağı kapattı; telefonu açıp pin numarasını girdi ve telefon açılınca bir numara tuşladı. 
"Park yaz." 
Sonra, telefonu kapatıp, aynı işlemleri tersine yaptı. Telefonu, bataryayı, sim kartını yerli yerine yerleştirdikten sonra sağa, sola bir göz atıp kontağı açtı. 
Dikiz aynasına baktığında, yüzümdeki soran ifadeye ilaveten "Ne iş?" kabilinden göz kırptığımı görünce açıklama ihtiyacı duydu: 
"Abi, telefonları dinliyorlarmış." 
İşte hayranım buna: sıradan insanımızın kendine olan bu güvenine, kendini yüceltmesine. Sanırsın ki taksi şoförü değil, milli istihbaratın başı tebdili kıyafet... 
Gerçi, olmaz değil; iki gün sonra Sakarya'da ayakkabımı boyatırken baktım ki boyacı ayakkabımdan ziyade gelen geçene bakıyor; neredeyse pantolonun paçasını boyayacak. "Önüne baksana," diye çıkıştığımda, "Abi, ben polisim, etrafa mukayyet olmam gerek," demez mi? 

Biz de pek farklı değiliz Kayran'da. Kendimize güvenimiz zirvededir. Hemen her konuda ahkam keser, fikir üretir, görüş bildiririz. Güncel konumuz ise Rusya ile yaşadığımız gerginlik. Karadeniz kıyısındayız ya, sanırsın ki Ruslar buradan saldıracak. Kayran'ı ele geçirdiler mi ver elini Antalya... O yüzden bizim direnişimiz memleket için çok önemli; ancak, birtakım meselelerimiz de yok değil. Sığınak olsa yığınak yapacağız ama hem sığınak yok, hem de yığacak bir şey bulmakta zorlanıyoruz. Eskiden bu iş kolaydı, hemen her devlet dairesinde, muhtarlıkta, kahvede resimli afişler bulunur, atom savaşı çıkması ihtimaline karşı millet eğitilir, her daim tetikte tutulurdu. Sığınak nasıl kurulur, yığınak nasıl yapılır öğretilir; radyoaktif serpinti, kimyasal veya biyolojik ajanlara karşı ne şekilde tedbir alınması, maruz kalındığı takdirde nasıl davranılması gerektiği açık seçik anlatılırdı. Hemen her yerde hani o spor müsabakalarındaki madalya kürsüsü gibi üç basamaklı sehpa kurulur, her basamağına birer kırmızı kova konur, arkasına çapraz nizamda kazma, kürek, balta ve kancalı kargı asılır, kırmızı boyayla YANGIN yazılırdı duvara. Kırmızı kovalara kimi kum, kimi su konurdu ama ortalık kirleniyor diye sonraları hepsi boşaltıldı. Şimdilerde ara ki bulasın bu tedbirleri; savunmasız kalmışız, hepten.  

Neyse ki insanımın özgüveni, özgörüsü, özduyusu, özsezgisi, özbilisi, özbecerisi her zaman, her yerde, her derde çare... İşte bu rahatlatıyor beni. Bu hususta içim rahat olmuştur, hep. Başka milletlerde bir tane başbakan veya başkan varken bizim memlekette yetmiş sekiz milyon, Kayran'da ise nereden baksan yüz elli tane var. Yalnız başbakan veya başkan mı?.. Sivil savunma şefi, itfaiye çavuşu, emniyet amiri, karayolu mühendisi, kardiyolog, psikolog ama hepsi vantrilog... Uzman bolluğu, sorunları çözmede elbette işe yarar ama münazara, münakaşa ve müzakere adabı olmadığından çoğu zaman çok sayıda uzman telef olur. Bu yüzden, münakaşaları modere etme işini üstlendim ki Ruslar olur ya gelirlerse mücadele edecek birkaç kişi çıkarabilelim karşılarına. 

Eskiye özenip teneke kova aradık ama bulamadık; piyasadan kalkmış. Evlerden plastik kova, leğen getirttim. Tembih ettim, kırmızı olsun diye ama bir iki tanesi turuncu, mor çıktı. Olsun, idare eder... Kovaları muhtarlığın duvarının dibine dizdik; kiminin içine kum, kimine su doldurduk. Kazma, kürek, balta, kanca uçlu kargı bulamadığımız için tırmık ve tırpan astık duvara. Orakla çekici uygun bulmadım, sahiplerine iade ettim. Bakkalın üniversiteye giden yeğeninin eline bir kutu kırmızı boya ile bir fırça tutuşturdum, YANGIN yazsın diye duvara. Ne de olsa üniversite talebesi; biraz burun kıvırdı bu iş bölümüne. Asıl sebebimin uzun boyu olduğunu söylemedim, tabii. Muhtar, binasını düşmana hedef gösteriyoruz diye biraz mırın kırın etti ama vatan meselesi diye fazla uzatmadı. Muhtarı ikna ettikten sonra baktım ki bizim genç I'yı atlamış; üstünde durmadım, üniversitelerimizin hali malum. 

Sonra hepimiz kahveye doluştuk, başladık tartışmaya, ne yapacağız, nasıl yapacağız diye. Öğretmen, herkesin yanında gaz maskesi bulundurmasını önerdi. İyi, hoş da köyün bakkalında bulunmaz ki gaz maskesi; gidip şehirden, olmadı ta Ankara'dan getirmek gerekiyor. "Sakın ha!" dedim, "Gaz maskesi bulundurmak yasak. Polis, üzerinizde veya çantanızda bulursa sizi içeri atar." Maskeden vaz geçtik; ağzımızı, burnumuzu elimizle kapatmaya karar verdik. 

Konu kimyasaldan açılmışken, üniversitede Gezi eylemine öylesine, yandan katılmış -hani I'yı atlayan- bizim genç, "Aman dikkat! Turuncu renkli gaz görürseniz hemen kaçın," diye kalktı ayağa. "Ona, eycınt orınc derler, dünyanın en zehirli gazıdır." İçimden la havle çekip, "Delikanlı, o senin dediğin Agent Orange kimyasalının sadece kutusunun etiketi turuncu renklidir, kendisi beyazdır, gazını ise göremezsin bile. Ayrıca, zehirli gaz filan değil, tarım ilacıdır. Milleti gaza getirme; otur, oturduğun yerde. Bırak gazı, mazı, önce yazı yazmayı öğren, yazı." Böyle dedim ama kendim gaza gelip biraz korku salayım istedim içlerineÇocukluğumda gördüğüm milli güvenlik derslerinden kalmış aklımda, "Taze kesilmiş çimen kokusu alırsanız, düşman hardal gazı atmış demektir; hemen tedbir alın, yoksa birkaç dakikaya kalmaz ölürsünüz," dedim ama muhtar, "Beyim, burada her yer taze çayır çimen, nasıl anlayacağız?" deyince yerden göğe hak verdim ve dahi mahcup oldum. Sonuç olarak, hep birlikte mutabık kaldık ki gaz maskesi de elle ağız burun kapama da, hepsi hikâye. Ecel gelmişse cihane, hardal gazı bahane... 

Ortalık biraz sakinleşince kahveci yeni demlediği çaydan dağıttı hepimize. Henüz bir yudum almıştım ki avcı Mustafa arkalardan bağırdı, "Ben olsaydım indirirdim o hergeleyi!.." Ne oldu, kimi, niye indiriyorsun derken anladık ki Boğaz'dan geçen gemideki omuzdan atılan roketli adamı kastediyormuş. "Yok muydu Boğaz kıyılarındaki ormanlarda bir avcı? Ne yani; diyemedi mi kurda, kuşa nişan almıştım, ayağım kaydı, yanlışlıkla vurdum diye? Dinime, kitabıma bizim kıyıdan geçsin, indiririm alimallah!.." Bir yarım saat de onu sakinleştirmek için uğraştık. 

Bu münazara, münakaşa ve müzakerelerden çıkan en önemli sonuç, batı dünyasının aymazlığının hatırlatılması bildirisi oldu. Tabii, bildiri mi yoksa bildirge mi diyelim diye yarım saat, batı dünyasına mı yoksa tüm uluslararası topluma mı hitap edelim diye bir saat daha tartıştıktan sonra, nihayetinde, uluslararası topluma hitaben bir bildiri kaleme alındı: 
"Be hey bre aymazlar!..  Siz ki otuz altı sene önce aynı Ruslar, aynı bahanenin ardına sığınıp, "Davet aldık," diyerek Afganistan'ı işgal ettiklerinde, hep beraber ayağa kalkıp karşı durmuştunuz. Hepimiz, hep birlikte karşı durmuş, hatta olimpiyatlara sporcu göndermeyi dahi reddetmiştik. Peki, şimdi ne değişti ki yine aynı palavra bahanenin ardına sığınarak Suriye'yi işgal hazırlığı yaptıklarında ses çıkarmıyor, hatta destek bile çıkıyorsunuz? Yazıklar olsun hepinize!.." 
Hepimiz imzaladık. 

Bildiriyi kaleme aldık, imzaladık ama hâlâ münakaşaya devam ediyoruz. Ayrı ayrı her devletin başkanı veya cumhurbaşkanı veya kralı veya kraliçesi veya emiri, şeyhi, şahı veya her kimse, ona mı gönderelim, yoksa sadece Birleşmiş Milletler'e mi? Herkese göndermeye kalksak o kadar kopya çıkarıp postalamaya paramız yetmeyecek. Tek nüsha Birleşmiş Milletler'e göndersek hiçbir işe yaramayacak, bu pısırık teşkilattan iş çıkmayacak. Sonunda, ayrı ayrı, her devletin başına göndermeye karar verdik. Şimdi de adi postayla mı gönderelim, yoksa taahhütlü mü diye tartışıyoruz. Ardından, masrafı karşılamak için yastık altı altınları mı çıkaralım, yoksa seneye hasatı mı bekleyelim?.. onu yatıracağız masaya.  Sonra, ... 

Sevgiler, 


Ruşen