Türkiye'de Türk olmanın zor olduğunu söyleyenlere cevabım: Türkiye'de Koreli olmak çok daha zordur. Tamam, Arap olmak ta zordur ama Koreli olmak gibisi yoktur.
Farz et ki Korelisin ve bir şekilde, iş için ya da turist olarak, yolun Türkiye'ye düştü.
Daha havaalanından çıkar çıkmaz, bindiğin ilk takside başlar muhabbet; "Japon?.." "Çin?.."
Sessiz kalırsan, anlayasın diye, "Çayniz?.."
Etrafta başka kim var ki çekik gözlü? Tabii ki anlarsın ve ister istemez düşersin ağa;
"Kore."
"Ha... Kardeş ülke."
Kardeşliği pekiştirmek, yardımcı olmak için anlayasın diye tercümesi gelir ardından:
"Brother country."
Yaşın, altmış küsur sene öncesini bilmeyecek kadar genç, tarih bilgin kısıtlıysa bir anlam veremezsin ama gülümsersin yine de.
Ağ örülmeye başlamıştır etrafında; bundan sonra kaçman çok zor.
"Benim dede, yani büyük büyük baba, my graaand father sizi kurtardı."
Anlamadın ama ayıp olmasın diye gülümseyerek, "???..."
İşte bu gülümsemedir ağı sıkılaştıran.
"My graaand father saved your graaand father."
"???!!!..."
Bu kez gülümseme yoktur yüzünde artık ama çok geç. Ağ tamamen sarıp sarmalamıştır seni; kaçamazsın. Mecbur, yol boyu dinlersin Türkiye olmasaydı Kore'nin olmayacağını, Türkler olmasaydı Korelilerin de olmayacağını, büyük büyük babası olmasaydı senin şimdi hayatta dahi olamayacağını...
Taksiden indiğinde ağ bir nebze gevşese de, otele girdiğinde hissedersin yine sıkılaştığını. Önce resepsiyonda, sonra asansörde...
"Kardeş ülke, brother country, my graaand father, your graaand father..."
Söylenenleri anlamazsın ama bir sıkıntı basar içini.
Hele, bavulunu taşıyan bell boy odanın perdelerini açarken, "My graaand father... your graaand mother" deyince sıkıntın dayanılmaz olur.
Odana yerleştiğinde sakinleşirsin. Duş aldıktan sonra biraz dinlenmek iyi gelir. Ta ki dışarıya adımını atıncaya dek...
Bindiğin ilk takside başlar yine, "My graaand father saved your graaand father."
Girdiğin her dükkan, yemek yediğin her lokantada, "My graaand father..."
Önceleri mahcup hissedersin ama gittikçe küçülür, ezilir, yerle yeksan olursun.
Büyük dedenin kurtarılmış hayatına karşılık iki misli bahşiş bıraksan dahi yine de kurtaramazsın kendini bu ezilmişlikten.
Bu böyle sürer gider, ta ki pasaport polisi, "Brother country" diyerek çıkış damgasını vurana dek.
Eve dönerken, uçakta, bulutların üstünde rahmetli babının anlattığı gelir aklına; hani şu, arkadaşının evine yemeğe giden adamın hikâyesi:
Adamın biri, iş arkadaşının davetine icap ederek bir akşam onun evine yemeğe gitmiş.
Arkadaşına saygıdan, en güzel kıyafetini giymiş ve evin hanımı için de bir buket çiçek almış.
Güzel bir yemek ve hoş beşten sonra tam çıkacakken bakmışlar ki dışarıda yağmur başlamış. Arkadaşı, "Şu şemsiyeyi al, ıslanmazsın," diyerek kapının yanında duran şemsiyeyi uzatmış.
Teşekkür ederek şemsiyeyi almış, evine dönmüş.
Ertesi gün işe gittiğinde şemsiyeyi iade etmiş arkadaşına, samimi bir teşekkürle. Arkadaşı, "Nasıl, işine yaradı mı?"
"Yaramaz mı?.. Çok teşekkür ederim."
"Şemsiyeyi vermeseydim mutlaka çok ıslanmış olurdun."
"Haklısın, çok teşekkür ederim. Sayende, ıslanmadan eve kadar gidebildim."
Ertesi gün, öğle paydosunda arkadaşı yanına gelmiş, "Nasıl, iyi misin?"
"Evet, çok iyiyim. Niçin sordun?"
"O akşam sana şemsiye vermeseydim, şimdi yatak döşek yatıyor olurdun."
"Teşekkür ederim; iyi ki verdin o şemsiyeyi."
"Vermeseydim o yağmurda ıslanır, üşütür, mutlaka hasta olurdun. Hem de öyle nezle filan değil, zatürre olurdun, zatürre. Bak, hayatını kurtardım senin."
"Ne desem bilemiyorum. Gerçekten, çok teşekkür ederim."
İki gün sonra, birlikte katıldıkları bir toplantıda arkadaşı, "Bakıyorum geçen akşam bize geldiğinde giydiğin elbiseyi giymişsin; gömlekle kravat da aynı."
"Doğru hatırlıyorsun; size geldiğim gün almıştım bu elbiseyi."
"O akşam sana şemsiye vermeseydim bu elbise şimdi giyilemeyecek halde olurdu."
"Teşekkür ederim."
Ertesi gün iş çıkışı bakmış ki arkadaşı kapıda bekliyor. Yanından geçerken selam vermiş, "İyi akşamlar."
"İyi akşamlar. Bak, yine şemsiye almamışsın yanına. Hatırlıyor musun, o akşam sana şemsiye vermeseydim?..."
Adam, bir arkadaşına bakmış, bir etrafına... birkaç adım gitmiş... kaldırmış kendini meydanın ortasındaki süs havuzuna bırakmış. Sudan çıkar çıkmaz bir daha batırmış kendini; bir daha, bir daha... Sonunda havuzdan çıkmış; baştan aşağı kollarından, paçalarından sular akıyor...
"Bundan daha kötü olacak değildim ya."
Dönmüş, gitmiş; sırılsıklam...
Incheon Uluslararası'na doğru alçalırken ciddi ciddi düşünüyorsun; arabana atlayıp sürsen kuzeye doğru, alabildiğine...
Sevgiler,
Ruşen
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.