28 Ekim 2013 Pazartesi

Nekrofili

Ölüsevicilik. 
Sevmenin en aşağılık şeklidir. 
Kabul etmeyiz, hatta farkında değiliz ama bir o kadar da yaygındır. 
Yaygındır; çünkü bencilcedir; çünkü sorumsuzcadır; çünkü kolaya kaçmacadır. 


Sevdiğini istediğin şekle sokarsın; itiraz etmez, edemez. 
Sevdiğinin hiçbir isteğini yerine getirmene gerek yoktur; isteyemez bile. 
Ona her istediğini yapabilirsin; hamur gibi yoğurur, istediğin şekle sokarsın. 
Sevmene karşı koyamadığı gibi, o da seni sevemez. 
Sevilmekten korkanların tercihidir bu yüzden, ölüsevicilik. 

Ortamı, anı, geçmişi, geleceği, mekân ve zamanı, her şeyi kendi istediğin gibi düzenlersin. Mizansen tamamen sana aittir. 
Bir süre sonra kendin de inanırsın yarattığın mizansene; onun parçası olursun. 
Öyle ki, sevdiğini hayattayken de sevdiğini zannedersin. 
Onu, o yarattığın mizansene yerleştirir, yeniden yaratırsın. 
Ama içten içe bilirsin ki aslında onu değil, yarattığını seviyorsun; yani kendini. 

Bazen bir mite dönüşür sevdiğin ve sen, o mitin esiri olursun. 
Adı üzerinde: mit... 
Korkman gerekir ama seversin; çünkü sen yaratmışsındır. 

İşte böyle... 

Bir düşün, yaşarken umursamadığın kimleri öldükten sonra sever olduğunu. 
Kaç arkadaşını, dostunu, akrabanı... 
Kaç şairi, yazarı, ressamı, aktörü, şarkıcıyı, siyasetçiyi... 
Yaşarken kör dediğin kaç kişiye öldükten sonra, badem gözlüydü dediğini. 
Yalnız sen mi? 
Bir bak etrafına, herkesin ne kadar çok ölü sevdiğine... 
Bir düşün, yaşarken hayatı zından ettiklerimizi şimdi nasıl sevdiğimizi... 
Sabahattin Ali'yi âli yapanları... 

Geçen gün Cide'deydim. Kayran'ın komşusu sayılır. 
Yürürken eski bir eve rastladım, restore edilmiş. Rıfat Ilgaz'ınmış. 
Çocukluğumun, ilk gençliğimin kahramanlarından Rıfat Ilgaz'ın... 

Derin karda doğmuş, dokuz yüz onda. 
Dokuz yüz kırk dörtte hapse girmiş. Var olan veremi nüksetmiş. 
Kırk yedide mesleğinden, öğretmelikten, işinden uzaklaştırılmış. 
Yetmiş dörtte yerleştiği memleketi Cide'de seksen birde gözaltına alınmış. 
Gözleri bağlı, zincirli ve mevcutlu olarak Kastamonu'ya götürülmüş. 
Bilen bilir, o zaman Cide'den Kastamonu’ya yol bile yoktu. 
Sorgucular sormuşlar, "Niçin Cide'de oturuyorsun?" diye. 
Sonra, sıkıntı, sıkıntı, sıkıntı... 
Ta ki doksan üçte ölünceye kadar. 

İşte burada biz girmişiz devreye, ölüseviciler. 
Ölümünden sonra adına festival düzenlemiş, evini müze yapmışız. 
Sorgucuları bile katılmıştır festivale; muhakkak en ön sırada. 

Öldüresiye sevmişiz. 
Öldürüp sevmişiz. 
Hep sevmişiz... 
Sevgi, hep içimizde... 
Ama bir şeyler ters gitmiş hep... 
Keşke şöyle olsaymış andımız:
Ölüleri sayarım, canlıları severim... 

Halbuki biz ne yapıyoruz? 
Tam aksini...


Sevgiler, 


Ruşen


21 Ekim 2013 Pazartesi

Hasta Siempre sorunsalı

Kayran'da yaz geldi geçti; düğün dernek eksik olmadı. 
Eh, ihtiyar heyeti kontenjanından biz de davet edildik hepsine. 
Damatlar, gelinlere nazaran daha çocuksuydular. 
Cazband orkestrası her düğünde aynı repertuarı icra etti. 
Yıllardır görmediğim, özlediğim cümbüş orkestraya dahil olmuş. Sevindim. 
İlk parça La Cumparsita hızlı tempoda çalındı, hep. 
Gelinler, damatlar mahcup; çok ağır tempoda salındılar. 
Baştan üçüncü parça, her zaman, Hasta Siempre... 
... comandante Che Guevaraaa.... 

İşte, tam burada başlar bendeki Hasta Siempre sorunsalı. 
Yeni Türkçemizin bu güzide kelimesi benim zihnimde sorunla sarmalın karışımı bir anlam uyandırır ki içinde olduğum içinden çıkılmaza pek uygun düşer. 

Melodi harika bir cha cha'dır. 
Gerçi, orkestra hep koşturarak çalar ama yine de çok güzel cha cha'dır. 
Daha başlangıçtaki o ağır bölümü duyduğumda hemen piste fırlayasım gelir. 
... comandante Che Guevara... cha cha cha... 
Sonra aklıma gelir, otururum. 
Parça, aslında ulusal kahraman komutana yazılmış, ismini onun sloganından almış bir baladdır. 
Hasta la victoria. Siempre!..  Zafere kadar. Daima!.. 
Adam, savaşmış, savaşmaya devam etmiş ve dost bildikleri tarafından ölsün diye gönderildiği yaban ellerinde düşman bildikleri tarafından öldürülmüştür.
Ölümünden sonra heykelini dikmiştir dost bildikleri. 
Hazin hikâye, velhasılıkelam... 
Şarkının oynak melodisine rağmen hüzünlenirim. 
Saygı duruşunu ayakta yapmak gerek. Kalkmaya yeltenirim ama düğün yerinde garip karşılanır diye tekrar otururum. 
Ben saygıyla otururken, saygısızca oynayanlara şaşarım. 

Sonra derim ki kendime, "Normal." 
Bizim düğün ahalisi, Aşık Mahsuni Şerif'in dom dom kurşunu ağıtıyla bile göbek atar. 
... hançer yarası değil dom dom kurşunu değdi... diyerek şıkır şıkır göbek atan ahali, ... comandante Che Guevara... diyerek oynamış, çok mu? 
Denk gelse, ... her yer karanlık ... yoksa makber mi ya Rab...  diyerek de oynayacaklar ama orkestra çalmıyor. 

Otururken birden aklıma gelir Che'nin kahraman mı yoksa acımasız katil mi olduğu sorusu. 
Yüzlerce kişiyi sorgusuz, sualsiz ölüm mangalarına gönderirken birçoğunu bizzat öldürmüş biri... 
Bu kez saygıyı bir kenara bırakıp oynamak için kalkmaya yeltenirim. 

Ben böyle otura, düşüne, kalka, kararsızken parça bitiverir. 
... comandante, Che Guevaraaaa...  cha cha cha... 


Sevgiler, 


Ruşen


9 Ekim 2013 Çarşamba

Zeki Müren de bizi görecek mi?

Sahile vuran dalgaları izlerken ister istemez gidiyor aklım yıllar önce okuduğum quantum fiziği derslerine; ışığın, maddenin dualitesine... 
Hayat dalga mı, yoksa küçük, minik paketler mi?.. 

Bir yanımda Werner, hani şu Heisenberg olan; öbür yanımda Erwin Schrödinger, hani şu kediyi kutuya kapatan...  
Konuşuyoruz... 
Kedi, Schrödinger'in ayağının dibinde, kutuda. 
Bilmiyoruz ölü mü, değil mi. 
Ben, mırıltısını duyuyorum; "Yaşıyor," diyorum. 
Heisenberg göz kırpıyor, o kadar emin olma dercesine... 
İşte Kayran böyle bir yer.  Sabahtan akşama laflıyoruz... 
Geçen gün bir laf attım ortaya. 
"Beyler," dedim, "Biz, bu memlekette hayatı dualite içerisinde yaşıyoruz."
Anlamadıklarını görünce izah etmek zorunda kaldım. 
Ne denli parlak bilim adamları olsalar da bazen anlayamıyorlar.
"Biz hayatla dalga geçerken o, paket paket gelir üstümüze," dedim. 
Baktım ki anlamamakta ısrarcılar, vaz geçtim açıklamaktan; kendi kendime düşündüm... 

Düşünürken bir yandan saydım, kaç paket gelmiş diye şu altmış yıllık ömrümde. 
Çok... 
Her açılan pakete öyle veya böyle tepki göstermiş milletimiz. 
Kimi beğenmiş, beğenmemiş, benimsemiş, umursamamış... 
Ortaya atılan her pakete herkes kendince bir tepki vermiş, bir şey söylemiş.  
Beni en etkileyeni -ki Türk sinematografyasının en müthiş repliğidir: "Peki, Zeki Müren de bizi görecek mi?" 
Artık, adet edindim ben de; ne zaman bir paket açılsa hep bu soruyu sorarım. 
Paketi açtık. Bundan böyle Zeki Müren'i göreceğiz. 
Peki, o bizi?.. 


Sevgiler,


Ruşen