Sevmenin en aşağılık şeklidir.
Kabul etmeyiz, hatta farkında değiliz ama bir o kadar da yaygındır.
Yaygındır; çünkü bencilcedir; çünkü sorumsuzcadır; çünkü kolaya kaçmacadır.
Sevdiğini istediğin şekle sokarsın; itiraz etmez, edemez.
Sevdiğinin hiçbir isteğini yerine getirmene gerek yoktur; isteyemez bile. Ona her istediğini yapabilirsin; hamur gibi yoğurur, istediğin şekle sokarsın.
Sevmene karşı koyamadığı gibi, o da seni sevemez.
Sevilmekten korkanların tercihidir bu yüzden, ölüsevicilik.
Ortamı, anı, geçmişi, geleceği, mekân ve zamanı, her şeyi kendi istediğin
gibi düzenlersin. Mizansen tamamen sana
aittir.
Bir süre sonra kendin de inanırsın yarattığın mizansene; onun parçası
olursun. Öyle ki, sevdiğini hayattayken de sevdiğini zannedersin.
Onu, o yarattığın mizansene yerleştirir, yeniden yaratırsın.
Ama içten içe bilirsin ki aslında onu değil, yarattığını seviyorsun; yani kendini.
Bazen bir mite dönüşür sevdiğin ve sen, o mitin esiri olursun.
Adı üzerinde: mit... Korkman gerekir ama seversin; çünkü sen yaratmışsındır.
İşte böyle...
Bir düşün, yaşarken umursamadığın kimleri öldükten sonra sever olduğunu.
Kaç arkadaşını, dostunu, akrabanı... Kaç şairi, yazarı, ressamı, aktörü, şarkıcıyı, siyasetçiyi...
Yaşarken kör dediğin kaç kişiye öldükten sonra, badem gözlüydü dediğini.
Yalnız sen mi?
Bir bak etrafına, herkesin ne kadar çok ölü sevdiğine...
Bir düşün, yaşarken hayatı zından ettiklerimizi şimdi nasıl sevdiğimizi...
Sabahattin Ali'yi âli yapanları...
Geçen gün Cide'deydim. Kayran'ın
komşusu sayılır.
Yürürken eski bir eve rastladım, restore edilmiş. Rıfat Ilgaz'ınmış. Çocukluğumun, ilk gençliğimin kahramanlarından Rıfat Ilgaz'ın...
Derin karda doğmuş, dokuz yüz onda.
Dokuz yüz kırk dörtte hapse girmiş. Var
olan veremi nüksetmiş. Kırk yedide mesleğinden, öğretmelikten, işinden uzaklaştırılmış.
Yetmiş dörtte yerleştiği memleketi Cide'de seksen birde gözaltına alınmış.
Gözleri bağlı, zincirli ve mevcutlu olarak Kastamonu'ya götürülmüş.
Bilen bilir, o zaman Cide'den Kastamonu’ya yol bile yoktu.
Sorgucular sormuşlar, "Niçin Cide'de oturuyorsun?" diye.
Sonra, sıkıntı, sıkıntı, sıkıntı...
Ta ki doksan üçte ölünceye kadar.
İşte burada biz girmişiz devreye, ölüseviciler.
Ölümünden sonra adına festival düzenlemiş, evini müze yapmışız. Sorgucuları bile katılmıştır festivale; muhakkak en ön sırada.
Öldüresiye sevmişiz.
Öldürüp sevmişiz. Hep sevmişiz...
Sevgi, hep içimizde...
Ama bir şeyler ters gitmiş hep...
Keşke şöyle olsaymış andımız:
Ölüleri sayarım, canlıları severim...
Halbuki biz ne yapıyoruz?
Tam aksini...
Sevgiler,
Ruşen