Muhakkak olmuştur yol sormuşluğunuz.
Ben sık sık sorarım, çünkü çok sık kaybolurum.
Memleketimin nörologlarını, psikologlarını, sosyologlarını ve hatta antropologlarını göreve çağırmak gelir içimden. Yol tarifinin nöroloji veya antropoloji ile ne alakası var diye merak edenler için açıklayayım: benim canım yol göstericim, "sağya dön" derken boştaki eliyle solu gösterir. Bu yüzden birkaç kez sağa mı, sola mı diye teyit alma ihtiyacı duyarım ama o her seferinde "sağya" deyip eliyle solu göstermeyi sürdürür, ısrarla.
Ben, teşekkür eder, devam ederim yoluma -ama gayet temkinli...
Tam o tarif ettiği ayrıma gelince görürüm ki aradığım yer, dükkân, apartman, devlet dairesi, her neyse, sağda değil; tam aksi, soldadır.
Bu iyi niyetli yanlışın iki farklı tezahürü vardır: birinde, "sağya" derken elle de sağ gösterilir ama doğrusu soldur; diğerinde ise "sağya" derken elle sol gösterilir. Her ikisi de hayli kafa karıştırıcıdır.
Peki, bu terslik yerel midir?
Hayır.
Afyon, Antalya, Trabzon, İzmir, Kastamonu, Nişantaşı, Kelkit, Ümraniye, Beylikdüzü, Etlik, Kadıköy, Çinçin Bağları, Keçiören, Silivri, Maltepe, Dikmen, Çankaya, Haymana, Adana, Muğla... Güzel yurdumun tüm sathına yayılmıştır.
Bu bir nevi toplumsal disleksinin araştırılması ve çözülmesi gerektiği hususunda ısrarcıyım. Niye derseniz; tedavi edilmezse çok ciddi sonuçları olabilir.
Olmuştur da, muhtemelen.
Bilen bilir, askeri konularda oldukça hassasımdır.
Mezar taşlarının yol açabileceği katastrofik sonuçlardan kaygılandığımı söylemiş, ciheti askeriyeyi uyarmıştım, geçenlerde. Şimdi de bu...
Düşünsenize; komutan sağa hücum emrediyor, erat sola koşuyor... Şu tepeyi gösteriyor, topçu öbür tepeyi dövüyor...
Olacak şey değil.
Tarihimizdeki yenilgileri bu bağlamda tekrar incelemekte yarar var.
Mesela, belki de Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın hiç kabahati yoktu. Veya Baltacı'nın...
Küffarın sağ cenahında boşluk görüyor, o tarafa doğru hücum emri veriyorlardı ama asker sola saldırıyor, telef oluyordu.
Mesela, Revan seferine çıkan Yavuz Sultan Selim kendini Mercidabık'ta buluyor; gitmişken hilafeti alıp getiriyor. Yarım kalan Revan seferini tamamlamak Dördüncü Murad'a nasip oluyor. Belki niyeti İbiza idi...
Bu konu ilkokul günlerimde de aklımı kurcalardı.
Mustafa Kemal Atatürk, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!.." diye emir verdiğinde, düşmanı niye mesela Mersin, Antalya veya olmadı Fethiye'den değil de İzmir'den deniz döktük. Ulu önder Atatürk bilmez miydi Akdeniz'le Ege'nin farkını?
Bir türlü soramazdım öğretmene, çünkü sınıftan atılmaktan korkardım.
Aykırı soru soranı o zamanlar sınıftan atardı öğretmenler. Din dersinden müzik dersine, hemen her dersten atılmışlığım var. Rahmetli annem başka okulda öğretmendi ama her seferinde kulağına gider, mahcup olurdu. Annem üzülmesin diye soru soramazdım sınıfta.
Ayrıyeten, üç şeyi kafama sokmuştu beni büyütürken:
Bir; küçük kız Ayla. Evden bakkala giderken kaybolmuş ve bir daha bulunamamıştı.
İki; röntgen mütehassısı Alp Real. Röntgen cihazındaki elektrik kaçağı bitkisel hayata girmesine sebep olmuştu.
Üç; kompozisyon dersinde Atatürk'le Lenin'i kıyaslayan lise talebesi hapse atılmıştı.
Bu yaşıma geldim, hâlâ evden bakkala giderken rahatsızlık duyar, arkamı kollarım.
Elektrik mühendisliği tahsil ettim, sonrasında otuz beş sene çalıştım, her gün bitkisel hayata gireceğim korkusuyla.
Yıllar boyu geceleri soğuk ter dökerek uyanırdım, panikle. Kaçırılmış, Sinop'ta kalebentliğe mahkum edilmiş bir tutam ayrıkotu olarak görürdüm kendimi rüyamda.
Nasıl oldu da geldik yine toplumsal meseleden benim kişisel meseleme?
Ama toplumsal meseleler, kişisel meselelerin toplamı; kişisel meseleler, toplumsal meselelerin yansıması değil midir?
Sevgiler,
Ruşen
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.