Muhtarla aram iyidir. Hani, iyi derken, o bana saygıyla yaklaşır ben de ona.
Genellikle öyle yaparım; bana dokunmayana dokunmam.
Yani, diyesim o ki, muhtarla bir meselem yok.
Benim yok ama olanlar var. Ne de olsa köy burası.
Muhtarla meselesi olanlar arada bir, fırsatını bulduklarında çakmayı ihmal etmiyorlar.
Bazen ıskaladıklarında bana denk geliyor.
Kasabadaki oto yedek parçacısının yeğeni bizim köydeki kahveyi işletir.
Genç ya, kanı deli. Muhtara en çok çarpan ve en fazla ıskalayanlardan biri.
Kahvenin televizyonunda duymuş, önceden hazırlığını yapmış, ben içeri girince kalınca bir kitabı uzatıverdi burnuma.
Baktım, lacivert zemin üstüne hayli çocuksu bir kaligrafiyle TDK yazıyor kapağında.
Anladım tabii lafın nereye varacağını.
Nekrofili üzerinden milleti galeyana getirmeye kalkışan televizyoncuları ben de izlemiştim.
Belki anlar diye hatırlattım; iki kardeşi de İstanbul'a gittiği halde köyde kalıp kahveyi işlettiğinden bahisle, geçen gün, "Abi, ben mazohist miyim?" diye dert yandığını. "Bu adam valla sadist" diye babasından şikayet ettiğini.
Anlamadı.
"Aç o elindekini, bir bak ama önce bana bir çay getir," dedim.
Bir an için niyetlendim, sonra vaz geçtim açıklamaktan; anglofil, frankofil, sinofil, klorofil, hidrofil, odyofil, filozof, filarmoni, filantropi, filateli, filoloji, hatta Philadelphia ne demek.
Televizyonda ahkam kesen münevver müsveddesi ağabeyleri bile bile bile cahillik yaparken bu cahilden filomat yaratacak değilim.
Peki, millet galeyana geldi mi?
Hayır.
Çok şükür ki ortalama bir televizyon izleyicisinin eski Yunancası ortalama bir televizyon programcısından daha iyi.
Sevgiler,
Ruşen
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.