Kayran’ın
sakinliği insanın içine işliyor. Sakin sakin düşünüyor, beni hayatın anlamını
bulmaya götüren o uzun, meşakkatli yoldan tekrar tekrar geçiyor, her merhalede
durup bakıyorum geriye.
Bu
yolda en mühim bir merhale benim için Saint-Exupery’nin “Küçük Prens”ini
okumamdır. Her baskısını almış, okumuşumdur. Her birinde kitap ayracı olarak
yeni basılmış elli Fransız frangı kullanırım. O kadar yani…
Hani,
hayatın anlamını bulmuş olmanın olgunluğu içerisinde sivri taraflarımı törpülemeye
çalıştığımı söylemiştim ya; iste bunların başında insanları ve olayları
sınıflandırmamak, kategorize etmemek gelir. Mümkün olduğunca kategorize
etmemeye çalışırım, hiçbir şeyi, kimseyi. Ancak bir husus var ki hâlâ acımasızca
kategorize ederim insanları: bir, “Küçük Prens”i okuyanlar; iki, okumayanlar.
Okumayacakları kale dahi almam. Yeni biriyle karsılaştığımda, tanışmanın
akabinde hemen sorarım, “Küçük Prens”i okumuş mu diye. Eğer okumamışsa hemen
alt kategoriye kor onu, uzaklaşırım yanından.
Hayatın
anlamını bulmamda bu denli mühim bu merhalede rast geldiğim, beni müteessir
eden bir mevzuyu paylaşmak isterim sizlerle: Batı’nın bizim bilim insanlarımıza
karşı takındığı menfi tavır. “Küçük Prens”in resmi ve gayri resmi ve oto sansürden
geçmiş, kabul edilmiş versiyonunda, Küçük Prens’in gelmiş olduğu B612 asteroitini
ilk 1909’da bir Türk astronom bulur ama sunduğu tebliğ batılı bilim adamları tarafından
kabul görmez; ta ki başından fesini çıkarana kadar. Bilim insanlarımız aleyhine
bu ve benzeri daha nice haksızlık yapılmıştır, fesli veya fessiz; kim bilir?..
Kayran
sahiline vuran dalgalara bakarken aniden farkına vardım ki özellikle periyodik
tablo denen elementler dizinine bizim insanlarımızın katkıları acımasızca göz
ardı edilmektedir. Hem bu katkı, öyle batıda olduğu gibi, ileri düzeyde eğitimli
bilim insanlarınca değil, alelade insanlarımız tarafından yapıldığı halde, hak
ettiğimiz itibara bir turlu mazhar olamamışızdır Batı’nın nezdinde.
Nedir?..
Benim
bıraktığım zamanda periyodik tabloda yüz üç element vardı. Bunlardan bazılarının
isimleri -yum sonekiyle biterdi. Misal: Helyum, Berilyum, Sodyum, Magnezyum,
Alüminyum, Potasyum, Kalsiyum, Titanyum, Galyum, Germanyum, Selenyum, Paladyum,
Baryum, Radyum, Toryum, Uranyum, Plütonyum, Neptünyum, Kaliforniyum, Aynştaynyum,
Fermiyum, Nobelyum, Mendelevyum, Lavrensyum.
Etkileşim
daha ziyade Batı’dan bize doğru idi, önceleri. Eğer lise veya üniversite okumuşlarsa,
insanlarımız o yıllarda çocuklarına German, Potas, Aynştayn, Mendelev, Lavrens
degil ama Selen, Beril gibi isimler vererek bilimle ne denli haşır neşir
olduklarını gösterirlerdi. Babam da bana Titan adını koyacakmış ama nüfus
memuru zorluk çıkarmış. Ruten’i de kabul ettiremeyince Ruşen’e razı olmuş.
Altmışlı
yıllarda biz bu elementleri -yum diye öğrendik ama seksenlerden itibaren -ium
demeye başladık. İnsanlarımız işte bunu bekliyormuş, meğer. Bu dönemde, özellikle
üçüncü millen-iumda, batılı bilim adamlarının hazırlamış olduğu elementler
tablosundan etkilenmenin ötesinde bizim insanlarımız bu tabloya katkıda
bulunmaya başladı. Ancak Batı, her zaman yaptığı gibi, bunu görmezden geldi,
ısrarla.
Batı
bizi görmezden gelip dışladıkça, biz daha çok sarıldık buna ve tepki olarak bir
milli mesele haline getirdik. Bu milli meseleye hassasiyetle yaklaşan her girişimci
vatandaşımız, iş kurarken muhakkak -ium ile biten bir isim aradı. Bulan, koydu.
Mesela
bugünlerde, İstanbul’da ortalama bir --bırakın lise talebesini-- üniversite hocasını
yoldan çevirip sorsanız “Palladium ne?” diye; hiç tereddütsüz, “Alışveriş
merkezi” der ve üstüne bir de nasıl bulacağınızı tarif eder; batılı bilim
adamları zar zor bulabiliyorken. Eh, bu durumda, batılı bilim adamları haset
duymasın da ne yapsın?..
Peki
ya Fenerium?.. Böylesi güzide bir elementi nereye koyacaksınız elementler
tablosunda? Fenerium’u ortaya koyup diğer bütün elementleri etrafına dizseniz
yeri var. Peki, böylesi bir elementler tablosunu bir sempozyumda batılı bilim
insanlarına sunarsanız ne olur? Tabii ki reddeder, mutlaka görmezden gelir kıskanç
Batı.
Daha
neler var: mesela İstanbul’da, mevcut elementler tablosundaki Toryum veya
Thorium değil, Torium… yine İstanbul’da Gallerium… Ankara’da onun çoğul hali
Galleria… yine Ankara’da Anatolium… Beylikdüzü’nde Beylicium, harika; Zeytinburnu’nda
Olivium, müthiş… Antalya’da Antalium… dahası, Mersinium… Izmirium… Bodrium… Marmarisium… Dinarium, evet,
Dinar’da… Uidurmium…
Geçerken
gördüm, Afyon’da: Afium... Yaratıcılığın şahikası; Afyon ve Opium karışımı; tamamen
bize, hatta Afyon’a özgü bir element. Bunun karşısında Pesdium. Daha Nedium?..
Bizdeki
bu element bulma ve yaratma yetisi karşısında Batı ne yapabilir ki yenilgiyi sineye
çekip elementler tablosu üzerindeki hakimiyetimizi teslim etmekten başka?
Ben
böyle derin düşüncelere dalmışken sahilde; tesadüf bu ya…
Aslında,
“Secret” videosunu iki kez seyretmişliğim vardır; tesadüfün bu kadarına inanırım.
Hani,
savaş filmlerinde pilotlar birbirlerine, “Check your six!..” veya “Saat dört
yönünde…” filan derler ya… İşte,
derin düşünceler içerisinde sahilde uzanırken, birden, saat yedi yönünde bir
ses duydum; yarı doğruldum dirseklerim üzerinde.
“Selamünaleyküm!”
“Aleykümselam.”
Baktım,
muhtar Hasan ve yanında ihtiyar heyeti azası, tek bakkal Recai. Buyur ettim.
“Begim”
dedi, bakkal Recai. “Bir mesele var, muhtarla anlaşamadık aramızda; sana danışalım
istedik.”
“Ne
bilionuz benim çözcemi?”
“Etimizi,otumuzu
ion, suyumuzu içion, bütün gün hiçbiş yapmadan burada yation. Okumuşluğun, büyük
şehir görmüşlüğün var. O kadar faydan dokunur, herhalde.”
Yardım
etmezsem aç, susuz kalmam tehlikesi var. “Buyur” dedim.
“Bizim
oğlanı bu yaz everecegiz; ona da yol üstünde bir dükkan açalım istedik ama adını
koymada anlaşamadık mıhtarla. Ben diom, Recaium olsun; muhtar dio, Kairanium.”
Mesele çetrefilli; topu taca atmaya çalıştım.
“Oğlunun
adı ne?”
“Berke
Su.”
“Kızınınki?..”
“Selin
Can”
“Yanlış
yapmışsın; keşke o zaman da bana sorsaydın.”
“Peki,
şimdi n’etcez?”
“Sıradanlaşmayalım;
büyük düşünelim, yaratıcı olalım” dedim.
“İşte
bu yüzden sana geldik” dedi muhtar.
Dedim
ya, büyük şehir, hatta çok büyük şehir görmüşlüğüm var.
Düşündüm;
birden aklıma düştü, İstanbul’dan: “Salladium!..”
İkisi
de biraz afalladı ama beğendiler.
Gittiler.
Tekrar
uzandım sırtüstü.
Hiç
kimseyi, hiçbir şeyi umursamazcasına sahile vuran dalgaları izlemeye devam
ettim.
Tek
kelimeyle, Delirium…
Sevgiler,
Ruşen
Yazilarin devamini bekliyoruz ;) ...
YanıtlaSil