24 Temmuz 2012 Salı

Hayatın anlamı -3-

Kayran’ın sakinliği insanın içine işliyor. Sakin sakin düşünüyor, beni hayatın anlamını bulmaya götüren o uzun, meşakkatli yoldan tekrar tekrar geçiyor, her merhalede durup bakıyorum geriye.
Bu yolda en mühim bir merhale benim için Saint-Exupery’nin “Küçük Prens”ini okumamdır. Her baskısını almış, okumuşumdur. Her birinde kitap ayracı olarak yeni basılmış elli Fransız frangı kullanırım. O kadar yani… 
Hani, hayatın anlamını bulmuş olmanın olgunluğu içerisinde sivri taraflarımı törpülemeye çalıştığımı söylemiştim ya; iste bunların başında insanları ve olayları sınıflandırmamak, kategorize etmemek gelir. Mümkün olduğunca kategorize etmemeye çalışırım, hiçbir şeyi, kimseyi. Ancak bir husus var ki hâlâ acımasızca kategorize ederim insanları: bir, “Küçük Prens”i okuyanlar; iki, okumayanlar. Okumayacakları kale dahi almam. Yeni biriyle karsılaştığımda, tanışmanın akabinde hemen sorarım, “Küçük Prens”i okumuş mu diye. Eğer okumamışsa hemen alt kategoriye kor onu, uzaklaşırım yanından. 
Hayatın anlamını bulmamda bu denli mühim bu merhalede rast geldiğim, beni müteessir eden bir mevzuyu paylaşmak isterim sizlerle: Batı’nın bizim bilim insanlarımıza karşı takındığı menfi tavır. “Küçük Prens”in resmi ve gayri resmi ve oto sansürden geçmiş, kabul edilmiş versiyonunda, Küçük Prens’in gelmiş olduğu B612 asteroitini ilk 1909’da bir Türk astronom bulur ama sunduğu tebliğ batılı bilim adamları tarafından kabul görmez; ta ki başından fesini çıkarana kadar. Bilim insanlarımız aleyhine bu ve benzeri daha nice haksızlık yapılmıştır, fesli veya fessiz; kim bilir?.. 
Kayran sahiline vuran dalgalara bakarken aniden farkına vardım ki özellikle periyodik tablo denen elementler dizinine bizim insanlarımızın katkıları acımasızca göz ardı edilmektedir. Hem bu katkı, öyle batıda olduğu gibi, ileri düzeyde eğitimli bilim insanlarınca değil, alelade insanlarımız tarafından yapıldığı halde, hak ettiğimiz itibara bir turlu mazhar olamamışızdır Batı’nın nezdinde. 
Nedir?.. 
Benim bıraktığım zamanda periyodik tabloda yüz üç element vardı. Bunlardan bazılarının isimleri -yum sonekiyle biterdi. Misal: Helyum, Berilyum, Sodyum, Magnezyum, Alüminyum, Potasyum, Kalsiyum, Titanyum, Galyum, Germanyum, Selenyum, Paladyum, Baryum, Radyum, Toryum, Uranyum, Plütonyum, Neptünyum, Kaliforniyum, Aynştaynyum, Fermiyum, Nobelyum, Mendelevyum, Lavrensyum. 
Etkileşim daha ziyade Batı’dan bize doğru idi, önceleri. Eğer lise veya üniversite okumuşlarsa, insanlarımız o yıllarda çocuklarına German, Potas, Aynştayn, Mendelev, Lavrens degil ama Selen, Beril gibi isimler vererek bilimle ne denli haşır neşir olduklarını gösterirlerdi. Babam da bana Titan adını koyacakmış ama nüfus memuru zorluk çıkarmış. Ruten’i de kabul ettiremeyince Ruşen’e razı olmuş. 
Altmışlı yıllarda biz bu elementleri -yum diye öğrendik ama seksenlerden itibaren -ium demeye başladık. İnsanlarımız işte bunu bekliyormuş, meğer. Bu dönemde, özellikle üçüncü millen-iumda, batılı bilim adamlarının hazırlamış olduğu elementler tablosundan etkilenmenin ötesinde bizim insanlarımız bu tabloya katkıda bulunmaya başladı. Ancak Batı, her zaman yaptığı gibi, bunu görmezden geldi, ısrarla. 
Batı bizi görmezden gelip dışladıkça, biz daha çok sarıldık buna ve tepki olarak bir milli mesele haline getirdik. Bu milli meseleye hassasiyetle yaklaşan her girişimci vatandaşımız, iş kurarken muhakkak -ium ile biten bir isim aradı. Bulan, koydu.
Mesela bugünlerde, İstanbul’da ortalama bir --bırakın lise talebesini-- üniversite hocasını yoldan çevirip sorsanız “Palladium ne?” diye; hiç tereddütsüz, “Alışveriş merkezi” der ve üstüne bir de nasıl bulacağınızı tarif eder; batılı bilim adamları zar zor bulabiliyorken. Eh, bu durumda, batılı bilim adamları haset duymasın da ne yapsın?.. 
Peki ya Fenerium?.. Böylesi güzide bir elementi nereye koyacaksınız elementler tablosunda? Fenerium’u ortaya koyup diğer bütün elementleri etrafına dizseniz yeri var. Peki, böylesi bir elementler tablosunu bir sempozyumda batılı bilim insanlarına sunarsanız ne olur? Tabii ki reddeder, mutlaka görmezden gelir kıskanç Batı. 
Daha neler var: mesela İstanbul’da, mevcut elementler tablosundaki Toryum veya Thorium değil, Torium… yine İstanbul’da Gallerium… Ankara’da onun çoğul hali Galleria… yine Ankara’da Anatolium… Beylikdüzü’nde Beylicium, harika; Zeytinburnu’nda Olivium, müthiş… Antalya’da Antalium… dahası, Mersinium… Izmirium…  Bodrium… Marmarisium… Dinarium, evet, Dinar’da… Uidurmium… 
Geçerken gördüm, Afyon’da: Afium... Yaratıcılığın şahikası; Afyon ve Opium karışımı; tamamen bize, hatta Afyon’a özgü bir element. Bunun karşısında Pesdium. Daha Nedium?.. 
Bizdeki bu element bulma ve yaratma yetisi karşısında Batı ne yapabilir ki yenilgiyi sineye çekip elementler tablosu üzerindeki hakimiyetimizi teslim etmekten başka? 
Ben böyle derin düşüncelere dalmışken sahilde; tesadüf bu ya…
Aslında, “Secret” videosunu iki kez seyretmişliğim vardır; tesadüfün bu kadarına inanırım.
Hani, savaş filmlerinde pilotlar birbirlerine, “Check your six!..” veya “Saat dört yönünde…” filan derler ya… İşte, derin düşünceler içerisinde sahilde uzanırken, birden, saat yedi yönünde bir ses duydum; yarı doğruldum dirseklerim üzerinde.
“Selamünaleyküm!” 
“Aleykümselam.” 
Baktım, muhtar Hasan ve yanında ihtiyar heyeti azası, tek bakkal Recai. Buyur ettim.
“Begim” dedi, bakkal Recai. “Bir mesele var, muhtarla anlaşamadık aramızda; sana danışalım istedik.”
“Ne bilionuz benim çözcemi?”
“Etimizi,otumuzu ion, suyumuzu içion, bütün gün hiçbiş yapmadan burada yation. Okumuşluğun, büyük şehir görmüşlüğün var. O kadar faydan dokunur, herhalde.”
Yardım etmezsem aç, susuz kalmam tehlikesi var. “Buyur” dedim.
“Bizim oğlanı bu yaz everecegiz; ona da yol üstünde bir dükkan açalım istedik ama adını koymada anlaşamadık mıhtarla. Ben diom, Recaium olsun; muhtar dio, Kairanium.”
Mesele çetrefilli; topu taca atmaya çalıştım.
“Oğlunun adı ne?”
“Berke Su.”
“Kızınınki?..”
“Selin Can”
“Yanlış yapmışsın; keşke o zaman da bana sorsaydın.”
“Peki, şimdi n’etcez?”
“Sıradanlaşmayalım; büyük düşünelim, yaratıcı olalım” dedim.
“İşte bu yüzden sana geldik” dedi muhtar.
Dedim ya, büyük şehir, hatta çok büyük şehir görmüşlüğüm var.
Düşündüm; birden aklıma düştü, İstanbul’dan: “Salladium!..”
İkisi de biraz afalladı ama beğendiler.
Gittiler.
Tekrar uzandım sırtüstü.
Hiç kimseyi, hiçbir şeyi umursamazcasına sahile vuran dalgaları izlemeye devam ettim. 
Tek kelimeyle, Delirium… 


Sevgiler, 


Ruşen


1 yorum:

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.