Her şeyden önce, bu imtihanı şimdilerde başarıyla verenleri tebrik ederek başlıyorum bu uzun hikâyeye. Otuz sene önceydi... TAI henüz kurulmuş, bir dolu genç, idealist mühendis -belki de bir zamanlar okudukları çizgi romanların içerisine serpiştirilmiş "Kendi uçağını kendin yap" sloganının etkisiyle- başka ülkelerdeki, şehirlerdeki, şirketlerdeki işlerimizi terk edip TAI'de çalışmayı tercih etmiştik. İlk F-16'ları sevgiyle monte ediyor, okşayarak test uçuşuna uğurluyorduk. Hakkımızda basında, hatta meslek odalarımızın yayınlarında yer alan olumsuz haber ve yorumlara rağmen tüm çalışanlar, mühendisler, teknisyenler, işçiler, idari personel, herkes büyük bir şevkle işlerini yapıyor; her sabah heyecanla işe başlıyor, her akşam gururla dönüyorduk eve.
Heyecanın dorukta olduğu o günlerde, bir sohbet esnasında mühendislik bölümünün müdürü Fatih Tezok sordu, "Sen elektrik mühendisisin; RPV yapamaz mıyız?"
"Yaparız."
"İyi, başla..."
"Peki."
İşte, bu kısa konuşmadır fitili ateşleyen.
RPV?.. İngilizce kökenli askeri terimlerde yaygın kullanılan, genellikle bir şeyi tanımlayan kelimelerin baş harflerinden oluşan kısaltma... Remotely Piloted Vehicle; yani, uzaktan yönetilen taşıt. O zamanlar, şimdiki İHA (İnsansız Hava Aracı) karşılığı UAV (Unmanned Air Vehicle) henüz pek kullanılmıyordu. İngilizce RPV veya Drone terimleri daha yaygındı.
Üretim bölümünde görevli uçak mühendisi arkadaşım - şimdi rahmetli - Ali Behiç Güventürk'ün de gönüllü katılımıyla, İngiltere'de okurken üzerinde çalıştığı bir tasarım esas alındı, geliştirildi. Twin-boom lifting body tasarım o zamanlar -hatta şimdi de- insansız hava araçları için esas teşkil ediyordu. Niye?.. Cevap basit; genellikle keşif amaçlı kullanılan tayyarenin burnunda kamera veya bir başka faydalı yük (payload) bulunacağı için buraya motor ve pervane koyamazsınız. Motoru ve pervaneyi gövdenin arkasına koyunca, kuyruğu gövdeye bağlamak için gövdenin iki yanından arkaya uzanan twin-boom kullanırsınız. İhtiyaç, tasarımı belirler...
Bu proje TAI içerisinde zamanla kabul gördü ama kerhen, zoraki, küçümsenerek, kösteklenerek, göz ardı edilerek... TAI'ye atanma gerekçeleri - bir başka ifadeyle, var oluş sebepleri - Türkiye'nin havacılık serüvenine sahip çıkmak ve öncülük etmek olan bazı üst düzey yöneticiler, kendilerini sadece ve sadece süregiden üretimi zamanında yetiştirmekle sorumlu gördükleri için hayli soğuk yaklaştılar şirket içerisindeki bu özgün çalışmaya karşı. Nereden çıkmıştı şimdi bu?..
Hiç unutmam, bir üst düzey yönetici, "Ne gerek var kardeşim böyle işlerle uğraşmaya? Böyle bir iş, yeni bir bölüm ve yeni yapılanma demektir ki bu da yeni çaycı, yeni şoför gerektirir. Bir sürü insan bana telefon edecek, yakınını işe almamı isteyecek. Durduk yerde sorun çıkarma başıma," diye değerlendirmişti otuz sene önce filizlenmeye başlayan İHA projesini.
Askeri kesim de pek sıcak bakmıyordu bu projeye; daha doğrusu, ilgilenmiyorlardı. Her ne kadar geliştirilen hava aracının kendileri için yararlı bir "kuvvet çarpanı" olacağı söylense de, pilotsuz olması özellikle pilot kökenli subaylarda olumsuz tepki yaratıyordu, herhalde. Her bilinmeyen gibi, her yenilik gibi, birçokları için rahatsızlık sebebiydi. Ne demekti pilotsuz uçak?!. Oyuncak, olsa olsa model uçak olarak değerlendiriliyordu. Kimsenin buna ayıracak vakti yoktu.
O zamanlar TAI bünyesinde yeterli elektronik mühendisliği altyapısı ve birikimi bulunmadığı için kendilerinden destek istediğim, ülkenin önde gelen elektronik şirketinin yöneticilerinden de benzer tepki gelmişti: Yürümez bu iş... Askerler kabul etti mi?.. Askerin kabul etmediği işe girmeyiz biz.... Savunma Sanayii Müsteşarlığı para verecek mi?.. Ne kadar?.. Çok azmış... Önce projeyi tanımlayın, kullanıcıyı ikna edin, sonra bizden teklif isteyin... Hayır, istemeyin; girmeyelim biz bu işe... Ya düşerse?.. İsmimiz zarar görür... Güle güle...
Her şeye rağmen, otuz sene önce bu projeye destek veren iki kişi vardı ki haklarını mutlaka teslim etmeliyim bu hikâyede: biri, TAI'nin o dönemdeki genel müdürü Jerry Jones; diğeri, o dönemdeki Savunma Sanayii Müsteşar Yardımcısı Birol Altan.
Birol Altan'ın projeye inanması ile TAI'ye yönlendirdiği yaklaşık sekiz yüz bin dolar fon ve Jerry Jones'un genel müdür sıfatıyla şirket içerisindeki aykırı sesleri bastırması ve projeyi desteklemesi sonucunda TAI'de tamamen gönüllü inisiyatifle başlatılan ilk insansız hava aracı projesi, o zamanki adıyla UAV-X1, ivme kazanmış oldu, şirket içerisinde kabul gördü. Şimdilerde yürütülmekte olan İHA (İnsansız Hava Aracı) projelerinin anahtar kadrosu öncü mühendisler otuz sene önceki gençliklerinin heyecanı ile çalışmaya başladılar bu projede.
İki anım var ki bu hikâyede mutlaka yer almalı: Nereden, nasıl tanıştığımızı şimdi pek hatırlayamadığım bir mühendis - belki de TAI'nin kuruluş yıllarında birlikte çalışmıştık, hatırlamıyorum - beni aramış, şimdiki Sheraton Oteli'nin karşısındaki Eylül Bar'da buluşmamızı önermişti. Gittim; kısa bir hoşbeşten sonra sadede geldi: IAI (Israel Aerospace Industries) genel müdürünün kartını uzatıp, bizim TAI'de başlatmış olduğumuz insansız hava aracı projesi ile IAI'ın yakından ilgilendiğini, kendilerinin hayli yetkin oldukları F-16 üzerinde modifikasyon yapma tecrübesini ve Heron insansız hava aracı ile ilgili teknolojiyi TAI ile paylaşmak, birlikte yeni ürün geliştirmek istediklerini iletti bana. Bu görüşmeyi ertesi gün TAI'deki üstlerime aktardım. Uzunca bir süre cevap çıkmadı. Daha sonra sorduğumda, IAI ile TAI arasında böylesi bir işbirliğine sıcak bakılmadığı ve bakılmayacağı cevabını aldım. Türkiye ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkinin ikinci kâtip düzeyinde olduğu o günlerde pek de şaşırtıcı gelmemişti bu cevap bana. Her neyse... Yirmi sene sonra Heron alabilmek için İsrail'in kapısını en üst düzeyde çaldığımızda, İsrail Heronları bir verip bir geri aldığında, şikâyetimizi medyada izlediğimde ister istemez gülümsedim, acı acı...
Diğer anım ise TAI'nin genel müdürü Jerry Jones'un önayak olmasıyla, insansız hava aracını birlikte geliştirmemiz için o tarihlerde Gnat-750 modelini geliştirmekte olan General Atomics firmasının genel müdürü ve başka yetkililerinin birkaç kez TAI'yi ziyaret etmesiydi. Yine gülümsedim, acı acı; General Atomics imalatı Predator'leri alabilmek için yirmi sene sonra ABD'nin kapısını en üst düzeyde çaldığımızda.
Yitirdiğimiz yirmi küsur seneyi düşünüyorum; nerede, ne yanlış yaptık diye. Kaybolan yirmi küsur senenin hesabını kim verecek diye soruyorum kendime. Sonra yine kendi kendime veriyorum cevabı: hiç kimse... Ne de olsa iş yapandan hesap sorulur bizde, yapmayandan değil... Belki de böylesi iyi olmuştu; çaycıyla, şoförle uğraşmak zorunda kalmamıştı büyüklerimiz.
Bu hüzünlü hikâyenin mutlu sonla bittiğini görmek bir nebze mutlu ediyor şimdi beni. Cesur ve kararlı insanların çabalarıyla son on küsur seneyi bir nebze olsun kurtardık, neyse ki. Başkaları yılmadı bizim yıldıklarımızdan. [Güçlüklerden] yılmadılar, [caydırmaya çalışanları] umursamadılar, [ısrarla] çabaladılar ve [sonunda] başardılar; bayrağı hedefe ulaştırdılar. Başaranları tebrik ederek bitireyim hikâyemi. Ama yine de düşünmeden edemiyorum, ya o yirmi seneyi kaçırmamış olsaydık?..
Peki, biz ne olduk?
Kimimiz öldük, kimimiz kovulduk... her birimiz bir yere savrulduk...
Üzüldüm mü? Evet.
Şaşırdım mı? Hayır.
Her devrim kendi evlatlarını yer önce.
Üzüldüm mü? Evet.
Şaşırdım mı? Hayır.
Her devrim kendi evlatlarını yer önce.
İleriye kalmadan, şimdiden unutulmuş olan tarihe not düşeyim istedim.
Ruşen
Hamiş: Televizyonda Nuri Paşa (Killigil) hakkında bir belgesel izledim. Nuri Paşa, Şakir Zümre, Nuri Demirağ, Vecihi Hürkuş ve daha nicelerinin hikâyelerini düşününce, biz yine de şanslıymışız dedim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.